Skip to content
Hoşgeldiniz

1 MAYIS’TA GÜNDOĞDU MEYDANI

1 MAYIS iŞÇİ SINIFININ BİRLİK, MÜCADELE,

DAYANIŞMA GÜNÜ !

HAYDİ ALANLARA..

Cumhuriyet Meydanı deniz tarafında saat 11.30 da İMECE DOSTLARI BULUŞARAK

GÜNDOĞDU MEYDANINA YÜRÜYECEK..

 

 

30 Nis 2018

İZMİR EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ’NDEN DİRENİŞTEKİ İŞÇİLERE ZİYARET

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ndeki işlerinden çıkarılan ve direnişte olan işçileri ziyaret etti.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, İzmir Büyük şehir Belediyesi’ne karşı açtıkları kadro davasından sonra işlerinden çıkarılan ve Konak’ta direnişlerini sürdüren işçileri ziyaret etti. Genel-İş Sendikası 2 Nolu Şube’nin eski baş temsilcisi Mahir Kılıç işine geri iade edilme talebiyle başladığı açlık grevinin 169. gününde İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri direnişteki işçileri ziyaret etti. Basın açıklaması yaptı.Basın açıklamasını KESK İzmir Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Ulaş Yasa okudu.

Yasa açıklamasında, ‘‘ İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne kadro davası açtığı için çeşitli gerekçelerle işten çıkarılan 258 işçiden biri olan Mahir Kılıç’ın, 13 Kasım’da işe geri dönme talebiyle başlattığı açlık grevi eyleminde 169. günü geride bıraktığını ifade ederek, “Kendisini izleyen ve sağlık kontrollerini yapan hekimler, Mahir’in sağlık durumunun kötüye gittiğini ve kaygı verici bir aşamaya geldiğini belirtmekte. İnsanın en temel hakkı yaşam hakkıdır. Yaşam olmadan diğer hakların varlığından ve kullanılmasından söz etmek dahi mümkün değildir. Ancak en az yaşam hakkı kadar temel ve kutsal olan bir diğer hak ise çalışma hakkıdır” dedi. Açıklamada;

“İnsan, ancak çalışarak ve üreterek insan olur. Zira çalışmak ve üretim içinde bulunmak, öteki ile ilişki içinde olmak demektir ki bu da toplumsal varlığımızın ön şartıdır. İşte bu toplumsallık sayesindedir ki insan zorunluklar dünyasından sıyrılarak milyonlarca yıl ayakta kalabilmiş ve bugünün uygarlığını yaratabilmiştir. Ancak bugün dünyaya egemen olan kapitalist uygarlık, çalışmayı yaşamın anlamı olmaktan çıkararak yaşamı sürdürebilmenin zorunlu bir şartı haline getirmiştir. Maalesef bugünün dünyasında her insan yaşamak için çalışmak zorundadır. İşte Mahir Kılıç’ da işinden atılarak yaşam ile ölüm arasında bir tercih yapmaya zorlanmıştır. 169 gündür de sürdürdüğü eylemiyle bu paradoksu tüm çıplaklığı ile gözler önüne sermektedir.

15 Temmuz darbe girişimini bir fırsata çeviren AKP İktidarı, OHAL uygulamaları ve KHK’lar ile yüzbinlerce emekçiyi işinden atarak, hatta sadece atmakla yetinmeyip her türlü çalışma imkân ve koşulunu kısıtlayarak, çalışma hayatını iyiden iyiye kuralsızlaştırıp keyfileştirerek emekçileri adeta sivil ölüler haline getirmekte, toplumsal varoluşlarını yok saymaktadır.

Emeğin birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs’ın arifesinde emek ve demokrasi güçleri olarak bizlere dayatılan, adeta alın yazısı olarak kabul ettirilmek istenilen işsizliği hiçbir şekilde kabul etmediğimizi bir kez daha buradan kararlı biçimde dile getiriyoruz:

Çalışma hakkı kutsaldır ve Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde belirtildiği gibi herkesin çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil, elverişli ve sağlıklı çalışma koşullarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.

Bu hakikati hatırlatıyor, Mahir Kılıç ve onunla aynı kaderi paylaşmak zorunda bırakılan arkadaşlarının işsizlik sorunun bir an önce çözümü için yetkisi ve sorumluluğu olan herkesi harekete geçmeye ve adım atmaya davet ediyoruz.

Mahkeme kararları derhal uygulansın, Mahir Kılıç ve arkadaşları işlerine geri alınsın. Ücret ve kıdem dâhil her türlü hakları eksiksiz olarak verilsin.”

 

 

 

21 Mart ve Demirci Kawa

Bugün Newroz (Nevruz)  efsanesi olarak bilinen ve özgürlük tutkusuyla bütünleşmiş üç Demirci Kawa efsanesi anlatılır.

Her üç efsanede de demirci Kawa ezilenleri, zalim Dehak ta ezeni temsil eder. Efsanelerin tarihsel kökenine inildiğinde günümüzden yaklaşık 4350 yıl gerilere dayanan bir geçmişinin olduğu görülmektedir.

Günümüzde bilinen ve özgürlük tutkusuyla bütünleşmiş olan Demirci Kawa efsanelerinden biri şöyledir:

“Efsane ye göre Asur kralı Dehak Mezopotamya ve Ortadoğu’nun tek hâkimidir. Kürtlerin ataları olan Medler, İranlıların ataları Persler, Ermenilerin ataları Urartular ve şimdi soyları tükenen Huriler, Babiller ve Elamlılar Dehak’ın hükümranlığı altında yaşamaktadırlar.

Zalimliği ile ünlenen Asur kralının omzunda iki yılan çıkar. Buyılanların Dehak’a zarar vermemesi için şeytan her gün iki Med gencinin beyninin yılanlara verilmesini önerir. Bunun üzerine her gün iki Med gencinin beyni yılanlara verilmeye başlanır. Ancak hızla gençler azalmakta ve de halk bu duruma tepki göstermeye başlamaktadır. Gençlerin hızla yok olmasını engellemek için halk, Dehak’a ikinci beyin olarak kestikleri hayvanların beynini vererek zulmü biraz yumuşatmaya çalışırlar. Dehak’tan kurtardıkları ikinci gençleri dağlara gönderip orada saklamaya başlarlar. Dağlarda toplanan bu gençler daha sonra bugünkü Kürtlerin atalarını oluştururlar…

Dehak’ın omzundaki yılanlarının beyin yeme sırası demircilik yapan Kawa’nın oğluna gelir. Demirci Kawa yiğit, cesur ve iyi yürekli biridir. Oğlunun ve halkının böyle katledilmesini kabullenmez. Çevresindeki insanlarla konuşur ve onlara Dehak'ın zulmünden kurtulmanın tek yolunun onu öldürmek olduğunu anlatır.

M.Ö. 612 yılında Demirci Kawa örgütlediği Med halkıyla birlikte Dehak'ın sarayını basarak balyozla Dehak’ın kafasını parçalayarak öldürür. Dağda yaşayanlara haber vermek için de sarayın avlusunda büyük bir ateş yakarlar. Bu ateşi gören dağdaki gençler evlerine geri dönerler. Ve her yıl, 21 Martta büyük ateşler yakarak, özgürlüklerine kavuşmalarını kutlarlar. Demirci Kawa’nın zalim Dehak’ın sarayını başına geçirdiği gün olan 21 Mart tarihini o günden sonra başta Medler olmak üzere tüm Ortadoğu halkları bayram olarak kutlamaya başlarlar.

DEMİRCİ KAWA'NIN EMEKÇİLER AÇISINDAN ÖNEMİ:

Efsane gerçeğin ta kendisi olmamakla birlikte kaynağını gerçeklerden alır. Efsane, yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olaylar manzumesidir. Kulaktan kulağa, nesilden nesle yayılan aktarımların bir ürünü olarak yaşar. Efsaneleri yaratanlar halklardır.

Tarih kayıt altına alınmışın resmi aktarımdır. Efsane ise yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olayları kuşaktan kuşağa aktararak mitolojik bir özellik taşır. Efsanede anlatılan olaylar-hikayeler bazen hayali olabilir.

Asur Kralı zalim Dehak ve onun sarayını yerle bir eden Demirci Kawa ile ilgili aktarımlar tamamen birer efsanedir. Efsanelerde bir şekilde kulaktan kulağa, nesilden nesle bir aktarım olduğuna göre içinde gerçek paylarda taşımaktadır.’’

Efsanede anlatıldığı gibi 21 Mart’ı başta Kürtler ve İranlılar olmak üzere tüm Ortadoğu halklarının iki bin yıldır bayram olarak kutlamaktadır

ZALİMİN ZULMÜNE KARŞI KAWA’ LAR UMUDU, MÜCADELE ve ÖZGÜRLÜĞÜ SİMGELER!

O halde yaşasın Newroz; NEWROZ PİROZ BE !!

Bügün temel hak ve özgürlüklerin olmadığı,  Ohal koşullarında   karşıladığımız Newroz; bütün renklerin, bütün inançların  ve bütün emekçilerin kardeşçe biraraya geldiği eşitliği, kardeşliği ve özgürlüğü ve savaşa karşı barışı hep birlikte haykırdığı, gün olsun!

OHAL kaldırılsın, KHK’yle işten atılanlar geri alınsın! Hapishanelerde ve ülke genelinde zor ve  tek tip politikaları son bulsun !

Temel hak ve özgürlüklerini kullandığı için hiç kimse cezaevlerinde olmasın!

Emekçilere iyi yaşama koşulları sağlansın! Emek özgür olsun!

Taşeronlar eliyle çalıştırılan kamu işçilerinin kadroya geçişleri

adli sicil sorgulaması,güvenlik soruşturması, sınav yapılmadan

sağlanmalı..Binlerce işçi, aç bırakılmamalı..

Şeker fabrikaları satılmasın! İşçiler ve pancar üreticileri mağdur edilmesin!

Politikacılar, milletvekilleri, gazeteciler özgür olsun!

Havamıza, suyumuza, toprağımıza dokunulmasın!

Kadın cinayetleri ve çocuk istismarlarına karşı mücadele yükseltilsin!

Bütün renkler, diller, dinler, inançlar eşit ve özgür olsun!

Halkın iradesi seçim yasaları ile gasp edilmesin!

Ortadoğu’da  işgaller, çatışmalar, savaşlar son olsun!

Zulümler son bulsun, savaş değil barış olsun…

Faşizme boyun eğmeyelim.

Unutmayalım ki Newroz sadece baharın gelişini müjdeleyen bir gün değil, özgürlüğü müjdeleyen bir gündür.

Newroz  faşizme karşı halkların bayramıdır.

O halde yaşasın Newroz; NEWROZ PİROZ BE!

Kaynak;kurtedebiyati.blogspot.com/2013/07/devrimci-kawa-efsanesi.html )

 

Şeker Fabrikalarının Özelleştirilmesinden Vazgeçilmelidir!

Ülkemizde 25 i devlete, 8 fabrika da özel sektöre ait toplam 33 şeker fabrikası bulunmaktadır. Devlete ait Türkşeker bünyesindeki şeker fabrikaları 2000 yılında özelleştirme kapsamına, 2008 yılında da özelleştirme programına alındı.

Bu fabrikalardan 14 tanesi, Afyon, Alpullu, Bor, Burdur, Çorum, Elbistan, Erzincan, Erzurum, Ilgın, Kastamonu, Kırşehir, Muş, Turhal ve Yozgat şeker fabrikaları Özelleştirme Başkanlığı tarafından 20 Şubat 2018 tarihinde ihale ilanına çıkarılarak satışa çıkarıldı.

ABD merkezli Cargill Raporu’nda şeker fabrikalarının bir an önce özelleştirilmesi istenmişti. Özelleştirme adı altında yapılacak satışla birlikte bütün verimli şeker fabrikaları satılmış olacak. Bu büyük satış sonrasında siyasi iktidarın tarım politikaları sonucu,  yıllardır önemli ölçüde düşen şeker pancarı üretimi büyük bir tehlikeye girecek. Kırsal kesimden önlenemeyen göç, bu fabrikaların satışıyla birlikte daha da artacaktır.

Özelleştirme İdaresi’nin şeker fabrikaların satışıyla ilgili olarak Ak Yatırım’a hazırlattığı stratejik rapor ise açıklanmıyor. Kuşkusuz 14 fabrika, değerli arazisi ve şeker kotası için satılacaktır. Bu satıştan sonra Orta Anadolu bölgesinde pancar üretimi çok daralacak, sonrasında tasfiye edilmiş olacaktır. Avrupa’da pancar üretiminde söz sahibi olan Almanya, Fransa, Hollanda ve Polonya bile şeker fabrikalarını korurken, siyasi iktidarın fabrikaları satışa çıkarması tekelci burjuvazinin Cargill raporunun gereğini yaptığını göstermektedir.

Tütün, pamuk-iplikten, tahıldan  sonra şeker pancarı üretimi de düşecek ülkenin çocukları nişasta şekere mecbur edilerek hastalıkların yolu açılacaktır, böylelikle ilaç tekellerinin de geniş pazar bulması kolaylaşacaktır.

Ülkemizde şeker kanunu 2001 yılında çıkarıldı. Şeker Kanunu çerçevesinde kurulan şeker kurumu, şirketlere şeker üretimi kotaları tahsis etmiş, şirketlerde ihtiyaçları çerçevesinde sözleşmeli olarak, çiftçilere taahhütleri karşılığında üretim yaptırmıştır.

Daha 2000’li yılların başlarında ülkemiz, şeker pancarı üretiminde Fransa, Almanya ve ABD’nin ardından dünya dördüncüsü idi ve Avrupa Birliği ülkeleri arasında üçüncü sırada yer alıyordu. Ancak Cargill gibi uluslararası tekellerin pazarlarını genişletmek için IMF(Uluslararası Para Fonu), DTÖ(Dünta Ticaret Örgütü) ve DB (Dünya Bankası) nın özelleştirme yönergelerini uygulayan  politikalar sonucu bugün ülkemiz şeker ithal eder duruma düşmüştür.

Uluslararası tekelci kapitalizmin başlıca kurumları DTÖ, IMF ve DB güdümlü tarım politikaları, çiftçilerin tarlalarını terk etmesine yol açmıştı. Kotalar ve tekelci kapitalist tarım politikaları, şeker pancarı üreten çiftçimizi doğrudan etkilemiş ve 2003 yılında pancar eken çiftçi sayısı 460 bin  iken 2016 yılında 105 bine gerilemiştir. Tarlalar boşalmış ve tarım dışı arazi kullanımları artmıştır.

Şeker Kanunu ile nişasta bazlı şeker (NBŞ) kotası, yurtiçi pancar şekeri üretimimizin yüzde 10’u düzeyinde belirlenmiştir. Bu kota 28 üye devlete sahip AB’de yüzde 5 ile sınırlandırılmıştır. Diğer yandan Şeker Kanunu ile NBŞ üretiminde Bakanlar Kuruluna kotayı yüzde 50 artırma ve eksiltme yetkisi verilmiştir. Bakanlar Kurulu bu yetkisini hemen her yıl yüzde 35 civarında NBŞ kotasını arttırma yönünde kullanmıştır. Bu çerçevede Türkiye, AB’nin ürettiği NBŞ’in neredeyse yarısına yakın bir miktarı tek başına üretmektedir. Piyasaya yüksek miktarda NBŞ girişi şeker fabrikalarımızın üretim ve satışlarını olumsuz etkilemiştir.


Türkşeker 2005 yılına kadar kârlı bir şekilde üretimi sürdürür, 2003 yılı kârı 265 milyon TL olurken, 2006 yılında 61 milyon TL zarar etmiş, 2009 yılından itibaren ise sürekli zarar eden bir kurum gibi gösterilmiştir.

Türkşeker’in kamuoyuna açıklanan en son 2016 yılı faaliyet raporunda, 25 şeker fabrikasının 28,2 milyon TL, şeker enstitüsünün de 2,7 milyon TL olmak üzere toplamda 31,9 milyon TL zarar ettiği belirtilmektedir. Bu zararda Ağrı, Alpullu (Kırklareli), Çarşamba (Samsun) ve Susurluk (Balıkesir) fabrikalarının üretim yapmamasına karşın bakım ve personel giderlerinin payı çok büyüktür. Çarşamba ve Susurluk Şeker Fabrikaları 2011/2012 (Susurluk Şeker Fabrikası bu arada sadece 2014/2015 üretim yılında çalıştırılmıştır), Alpullu Şeker Fabrikası 2013/2014 ve Ağrı Şeker Fabrikası 2014/2015 üretim yılından itibaren çalıştırılmamıştır. Çalıştırılmayan fabrikaların giderleri de eklenerek şeker fabrikalarının zarar ettiği söylemi algı yanılsaması oluşturmaya dönük tam bir aldatmacadır.

Tarım Kanunu’na göre çiftçiye verilecek desteklerin milli gelirin %1’inden az olamayacağı açıkça belirtilmektedir. Buna göre 2017 yılında çiftçiye 30,4 milyar TL destek verilmesi gerekirken, 12,7 milyar TL verilmiştir. 2018 yılı için verilmesi gereken 34,5 milyar TL iken, bütçeye konan 14,5 milyar TL’dir. Her iki yıl için verilen ve verilmesi öngörülen desteklerin milli gelire göre oranı %0,4 olmuştur. Kanunun çıkarıldığı 2006 yılından beri bu oran hep %0,4 ve %0,6 aralığında gerçekleşmiştir.

Şeker sanayinin hammaddesini oluşturan şeker pancarı üretimine devletin kurumu Türkşeker verileri üzerinden baktığımızda 2001 yılında çıkarılan Şeker Kanunu ve bu çerçevede kurulan Şeker Kurumu’nun şeker üretim kotası getirmesi sonucu şeker pancarı eken köy ve çiftçi sayılarında çok hızlı bir gerileme sürecine girilmiştir.

Türkşeker’e üretim yapan köy ve çiftçi sayısına paralel şeker pancarı ekim alanında da önemli düzeyde gerileme yaşanmıştır. Üretimi durdurulan Ağrı Şeker Fabrikası için şeker pancarı ekimi yapılan alan 2002 yılından 2016 yılına %90, Alpullu Şeker Fabrikası için %77, Çarşamba Şeker Fabrikası için neredeyse %100 ve Susurluk Şeker Fabrikası için %78 oranında küçülmüştür. Türkşeker’in fabrikaları genelinde ekim alanındaki gerileme aynı dönem için %30 düzeyinde olmuştur. Ancak, aynı dönem için şeker pancarı verimindeki artışla birlikte üretim 12,8 milyon tondan 13,1 milyon tona yükselerek yaklaşık 300 bin ton düzeyinde artış göstermiştir.

Türk Şeker’in web ana sayfasından Yönetim Kurulu Üyelerine baktığımızda: Özelleştirme İdaresi başkanı ve başkan yardımcısı Türk Şeker’in Yönetim Kurulunda yer alıyor. Bu bile Türk Şeker’e ait fabrikaların özelleştirilmesine bizzat Türk Şeker Kurumu yöneticilerinin neden karşı çıkmadığının, özcesi özelleştirme yolunun nasıl açıldığının cevabını açıkça ortaya çıkarıyor.

Bu fabrikalarda çalışan 5 bin civarındaki çalışan işlerinden olacak, 50 bin civarındaki üretici ise pancar ekimi yapamayacaktır. Pancar küspesini hayvan yemi olarak kullanan besiciler de dahil edildiğinde onbinlerce insanın pancar üretimine bağlı olarak yaşamının olumsuz anlamda etkileneceği çok açıktır.

Bu anlamda ülkemiz tarımı ve tarıma bağlı sanayi ham maddesi kaybederken, toprak kendini besleyen, zenginleştiren üretimden yoksun kalacaktır. Kazanan ise ülkemizin en verimli tarım arazilerine hukuka ve üreticilerin çıkarlarına aykırı olarak açtıkları fabrikalarda mısır nişastasının kimyasal yollarla parçalanmasından elde edilen nişasta bazlı şekerler üreten ABD`nin küresel şirketi Cargill  olacaktır.  Cargill gibi Amerikan tarım tekellerinin GDO’lu mısırlarının ülke pazarını tümüyle ele geçirmesi, toplumsal sağlığı da tehlikeye atıyor olacak..

Bilimsel çalışmalar, toplumda nişasta bazlı glikoz veya fruktoz tüketiminin, şeker kamışı veya pancardan elde edilen sakkarozdan daha fazla sağlık sorununa yol açtığını ortaya koymaktadır. Bu çalışmalara göre, nişasta bazlı glikoz veya fruktoz şekeri tüketenlerde, insülin salınımında düzensizlik yaratmasından dolayı daha yüksek oranda metabolik sorunlar ortaya çıkmaktadır. Çalışmalarda, nişasta bazlı şeker tüketimine bağlı olarak, obezite, metabolik sendrom, tip 2 diyabet, kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon, osteoartrit gibi hastalıkların sıklığında artış görüldüğü bildirilmiştir.

Pancar üreticilerini, büyükbaş hayvan üreticilerini ve yüzbinlerce emekçiyi ilgilendiren ve onların yaşamını doğrudan etkileyen ve halkın sağlığını bozan kâr amaçlı politikalar terkedilmeli; şeker fabrikalarının satışından vazgeçilerek pancardan şeker üretimi desteklenmelidir. Şeker fabrikaları özelleştirilmemeli tersine desteklenmelidir. Nişasta bazlı şeker üretimi halk sağlığı açısından yasaklanmalıdır.

Kaynakça: TMMOB Ziraat Müh.OdasıTürk Tabipler Birlği, T.Ziraat Odaları Birliği

 

 

 


İZMİRE SAHİP ÇIK PLATFORMU KÖRFEZ GEÇİŞ PROJESİNE HAYIR DEDİ.

KÖRFEZ GEÇİŞ PROJESİ RANT  VE TALAN  PROJESİDİR!

Siyasi iktidarın Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlamaktadır.  Bu proje Gediz deltasınıdaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik değerleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarına önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kent ortaya çıkaracaktır. İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’li yurttaşların görevidir.

 

Körfez Geçiş Projesi ÇED olumlu raporuna karşı açılan davada bilirkişi keşfi gerçekleştirilirken, İZMİR’E SAHİP ÇIK PLATFORMU projenin yapılmasının planlandığı Bostanlı-Mavişehir sulak alanda bir araya gelen yaklaşık iki yüz kişinin katıldığı bir basın açıklaması yaptı.

İzmir’e Sahip Çık Platformu adına açıklamayı İzmir TMMOB İl Koordinasyon Kurulu Sözcüsü Melih Yalçın yaptı. Açıklamada;

"Bugün, adına Körfez Geçişi Projesi denilen projenin ÇED olumlu kararına karşı açılan davada bilirkişi heyeti keşif yapıyor. Ön projelerde 3.5 milyar TL’ye mal olacağı tahmin edilen, ancak aslında çok daha büyük maliyetlere mal olacak bu proje, merkezi hükümet tarafından İzmir’e dayatılmaktadır. İzmir’in 1/100.000 çevre düzeni planlarında, imar planlarında, son olarak güncellenen ulaşım master planlarında bu projenin önerilmediğini.

“Bununla birlikte kuzeyde Kuş Cenneti’nden, güneyde İnciraltı bölgesine dek tahribe neden olacağı gibi, ‘yüzülebilir Körfez’ hayalini kurduğumuz İzmir Körfezi’ne de geri dönülemez zararlar verecektir. Peki hem yüksek maliyetle sahip hem de çevreye, körfeze, Gediz Deltası’na zararı kaçınılmaz olan ve İzmir’in ihtiyacı olmayan bu projede neden bu kadar ısrar ediliyor ve proje adeta dayatılıyor?

‘’Biz söyleyelim: Körfez Geçiş Projesi, kuzeyde yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cenneti’nin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır. Proje, İzmir’i rant çevrelerinin talan ve yağmasına açmanın, daha fazla betonlaşmaya boğmanın araçlarından biridir.

‘‘Bu projenin, kentimizin doğal ortamına zarar vereceği açıktır. Proje alanında flamingo, kılıç gaga ve tepeli pelikan gibi türlerin dünya nüfusunun önemli bir kısmının yaşadığı bilinmektedir. Söz konusu proje gerçekleştiği takdirde, köprü ayağı, geniş çaplı yüzey yapılaşması vb. faaliyetlerden bu türlerin nüfusları olumsuz etkilenecek ve farklı statülerle korunan Gediz Deltası’nın ekolojik ve habitat bütünlüğü zarar görecektir. Proje, ülkemizin önemli su ürünleri istihsal sahalarından biri olan İzmir Körfezi’nin bentik bölgesinde yapılması planlanan inşaat faaliyetleri, körfez ve İzmir balıkçılığına önemli darbe vuracaktır.

‘‘Ama her şeyden önemlisi, İstanbul ve Ankara’ya ihanet edenler şimdi gözlerini Ege kıyılarına ve İzmir’e dikmişlerdir. Bu nedenledir ki zeytinliklerin, kıyıların, sit alanlarının yapılaşmaya açılması için sürekli kanun, yönetmelik ve benzeri ne varsa değiştirilmeye çalışılıyor.

 

 

‘‘Bir yandan kent içinde ayrıcalıklı plan değişiklikleri ile, diğer yandan tarım alanları, doğal yaşam alanları, kıyılar sit dereceleri düşürülerek rantçı sermaye İzmir’e davet ediliyor, önü açılıyor. İşte bu proje de tüm bu rant odaklı politikaların ortasında duruyor. Yarımada’da ikinci bir İzmir yaratılmaya çalışılıyor. Bu proje de şehir dışından gelenlerin Yarımada’ya ulaşımını kolaylaştırmak için yapılıyor.

‘‘İzmir üzerinde planlanan rant politikalarının en önemli aracı imar planlarıdır. Kentimizi sermayenin şekillendirdiği yağmacı bir anlayışa teslim etmek istemiyorsak; imar planlarında şehircilik ilkeleri ve planlama esaslarından uzaklaşmamak ve kamu yararını öncelemek gerekmektedir. Merkezi yönetimin ranta dayalı planlama anlayışının karşısında duracak en büyük gücün yerel yönetimler olması gerekir. Söylendiği gibi ‘İzmir’in İstanbul olması’ istenmiyorsa buradan başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm İzmir halkına sesleniyoruz. Sözünü ettiğimiz talan projelerine bugün karşı çıkmazsak yarın çok geç olacak. Güzel İzmir’imizin tarihi, kültürel, doğal bütün değerleri gözümüzün önünde bir bir yok olup gidecektir. İzmir’e dayatılan bu rant ve talan politikalarına hukuki, siyasi tüm yolları kullanarak karşı çıkmamız gerekmektedir. Ayrıca Körfez Geçiş Projesi vasıtasıyla yapılaşmanın, betonlaşmanın önünün açılacağı alanlarda kimlerin şimdiden yatırım yaptığı merak konusudur.

‘‘İZMİR’E SAHİP ÇIK PLATFORMU olarak bugünkü keşfin bilimsel değerler esas alınarak yapılacağına inanıyor ve bunu umuyor; tüm yurttaşları doğa, kültür ve tarih talanına karşı kentimizin geleceği için mücadele vermeye davet ediyoruz.”

 

 
<< İlk < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 > 39

Eposta Listesi

Güncel etkinlikler epostanızda...

Kimler Sitede

Şu anda 43 konuk çevrimiçi