Genel Kurul Toplantısına Çağrı

İmece Dostluk Dayanışma Derneği (İmece-Der) in  9. Olağan Genel Kurulu’na Çağrımızdır.
Üye ve Dostlarımıza Duyurulur.

Derneğimiz’in 9. Olağan Genel Kurul’u aşağıdaki gündemle 13 Aralık 2025
Cumartesi günü saat 13.30 te Derneğimiz binasında (859 Sokak. Vatan İşhanı Kat:6/
601 Konak-İzmir )  toplanacaktır. Çoğunluğun  sağlanamaması durumunda 20 Aralık
2025 Cumartesi günü yine 13.30 da, çoğunluk aranmaksızın katılımcı üyelerimizle
Derneğimiz’ de gerçekleşecektir.
Katılımınız değerlidir. Bilgi ve ilginize iletiriz. Sevgi ve Dostlukla
İmece-Der Yönetim Kurulu.

İmece-Der 9. Olağan Genel Kurulu Gündemi
1-Açılış; saygı duruşu ve Divan Kurulu seçimi.
2-Gündemin okunması, onaylanması
3-2023-2025 Çalışma Dönemi Çalışma Raporunun sunumu
4-Çalışma Raporu üzerine görüşme.
5-Denetim Kurulu Raporunun sunumu ve Değerlendirmesi
6-Mali Raporun sunumu
7-Raporların İbrası
8- Organların Seçimi
9- Görüş ve Öneriler, dilekler.

YENİ DÖNEM ÖĞRENİM KATKI BURSU DUYURUSU

ÖĞRENİME KATKI BURSU DUYURUSU

2025-2026 Öğrenim Yılı “Öğrenime Katkı Bursu” için başvurular  25 Ağustos’ta başlayacak  10 Eylül de sona erecektir.

İzmir’de ikamet eden ya da bu ilde öğrenim görecek olup ta başvuracak olanların saat 13.00-15.30 saatleri arasında Derneğimize bizzat gelerek form doldurmaları gerekmektedir.

Bu iller dışından başvurular internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

İMECE-DER Yönetim Kurulu.

İmece Dostluk Dayanışma Derneği (İmece-Der)

859 Sokak Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

www.imece-der.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri

Devam ettiğiniz ya da mezun olduğunuz lisenin
Adı:
İl ve İlçesi:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dershaneye devam ettiniz mi?

Bazı derslerden özel ders aldınız mı?
Dershanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Üniversite ve Fakülte Adı:

Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Devam edeceğiniz okulun bulunduğu

İl :
llçe:

Öğrenim sırasında kalacağınız yer:
Aile    Yurt      Akraba    Arkadaş    Diğer:
Öğrenim Sırasında kalacağınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu:
Beraberler      Boşanmış      Baba vefat     Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı, soy adı:
Mesleği
Sosyal Güvenlik kurumu SSK    ES    Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin adı-telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba     Anne    Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor musunuz?
Alıyorsanız nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa kurum adı ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı (kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb  var mı?

Sizinle ilgili ulaşabileceğimiz yakınınızın adı-soyadı, iletişim bilgileri

En son okuduğunuz kitaplar:

Hobileriniz; ilgi ve çalışmayı dilediğiniz alanlar:

Cep tlf, watsapp, signal  kullanıp kullanmadığınız; varsa;

E-posta…vb adresiniz:
Cep Tlf No:

İmece-Der’ i tanıyor musunuz, tanıyorsanız nereden?

İmece-Der’e ilk başvurunuz mu?

Bize ulaşmanıza vesile olanlar ( burs alanlar, aileniz, akrabanız, internet taraması..)

Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:

Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):

Verdiğim bilgiler bilgilerin tam ve doğrudur; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.

Tarih

İsim Soy isim

 

İmza

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir 1 ve 2 Nolu Şubeleri:Bayraklı Şehir Hastanesindeki yaşanan sorunlarla ilgili taleplerini açıkladı.

 

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir 1 ve 2 Nolu şubeleri,  Bayraklı Şehir Hastanesi’nde yaşanan sorunlara ilişkin sendikanın 1 Nolu Şubesinde basın toplantısı gerçekleştirdi. SES İzmir 2 No’lu Şube Eşbaşkanı Başak Edge Gürkan basın metnini okudu.

 

“BASINA VE KAMUOYUNA

Bilindiği gibi Bayraklı Şehir Hastanesi de diğer şehir hastaneleri gibi Sağlıkta Dönüşüm Programının bir parçası olan Kamu Özel Ortaklığı Kanununa dayanan Yap-İşlet-Devret modeliyle açıldı.

Şehir Hastanesinin açılmasının ardından başlayan “Sağlık sistemi çöktü” isyanları hem sağlık emekçileri hem de sağlık hizmetine ulaşmaya çalışan vatandaşlar için her geçen gün büyümektedir.

Bilindiği gibi kamu kaynaklarının özel şirketlere aktarılması amacıyla hazine arazilerinin yapımcı şirkete bedelsiz devri, yurt içi ve yurt dışı finans kuruluşlarından hazine garantili kredi imkanları da sağlanarak, yapımı tamamlandıktan sonra Sağlık Bakanlığı tarafından %70 doluluk kapasitesi garanti edilerek, 25-49 yıllığına kiralanmakta; hastaneyi yapan şirket inşaattan kar ederken, yıllardır sağlıkta reform söylemleriyle kamudan koparılmaya çalışılan sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi toplum sağlığında ciddi yaralar açmaktadır. Giderek zorlaşan çalışma koşulları altında ezilen sağlık emekçileri hizmet üretemez hale gelmekte, hastalar randevu alamamakta, ameliyatlar yapılamazken yoğun bakımlarda yer bulunamamaktadır.

Yurtdışına gidenler, istifa edenler, intihar edenler, hasta veya yakını tarafından şiddete uğrayanlar, geçinemediği için ek iş yapanlar, kötü çalışma koşullarına bağlı artan akut ya da kronik fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklar, evde bakımlarından sorumlu oldukları çocukları ya da yaşlılarıyla ilgilenemeyen sağlık emekçileri olarak bozulan halk sağlığının merkezinde yer almaktayız.

Yeni varyantlarıyla devam eden pandeminin süren kalıcı etkileri ise tartışılamaz.

İzmir öznelinde baktığımızda Bayraklı Şehir Hastanesinin açılması ile beraber Şehir Hastanesine taşınan hastanelerde ameliyathane, poliklinik ve bazı kliniklerin kapanması, personel, malzeme ve yatak yetersizliği vb sorunlar kriz haline gelirken, diğer hastanelerde de hasta başvurularının ve yatışların artması nedeniyle artan iş yükü kaosa dönüşmüştür.

Şehir Hastanesi açılması sürecinde Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası 1 ve 2 Nolu Şubeler olarak İzmir İl Sağlık Müdürlüğü ile görüşmelerimizde “kapanacak hastane var mı? Personel istihdamı çözüldü mü?” gibi sorularımız hep “sorun yok” şeklinde yanıtlanmıştı. Oysa Ocak dönemi il dışı tayin münhal kadrolarında şehir hastanesine 500 hemşire kadrosu açılmıştır. Soruyoruz, bir hastane bu kadar yüksek hemşire ihtiyacı varken nasıl açılmıştır?

Ne yazık ki hiç kimsenin hiçbir şey bilmediğini, liyakatsizliğin diz boyu olduğunu, Şehir Hastanesinin inşaatını yapan şirkete acilen para aktarmak için açıldığını, diğer hastaneleri kapatmasalar da işlevsizleştirdiklerini, vatandaşın sağlık hizmetine ulaşamamasının umurlarında olmadığını yaşayarak görmekteyiz.

Şehir hastanesinin açılabilmesi için il genelinde tüm hastanelerden idarelere dahi sormadan görevlendirmeler yapılmış, şehir hastanesinin açılması uğruna diğer hastaneler işlemez hale getirilmiştir. Görevlendirmeler sebebiyle tüm hastanelerde personel yetersizliği artmış, nöbet listeleri dönmeyince de ya aylık nöbet sayıları bir insanın çalışabileceğinden çok sayılara çekilmiş (bazı hastanelerde ayda 10-11 nöbet) ya da nöbetçi ekipteki kişi sayıları düşürülmüştür ve aynı hizmetin devam etmesi istenmiştir. Buna bağlı olarak sağlık emekçilerine daha fazla angarya çalışma yüklendiği gibi aynı zaman da diğer hastanelere başvuran hastalar için sağlık hizmeti de aksamaktadır.

Geçici görevlendirmelerin neye göre ve nasıl yapıldığı bilinmemektedir. Bir gece sosyal medya üzerinden personel görevlendirildiğini öğrenmiş ve yazılı bir tebligat yapılmadan şehir hastanesinde başlaması istenmiştir. 2 aylık sürenin sonunda rotasyon şeklinde geçici görevlendirilenin değişmesi gerekirken görevlendirmeler keyfi şekilde uzatılmıştır. Bazı görevlendirmelerin iptal edildiği, bazı görevlendirmelerin kişinin rızası olmadan uzatıldığı bilgisi tarafımıza gelmiş olup geçici görevlendirmeler yapılırken hangi kurala göre yapıldığını da İl Sağlık Müdürlüğüne soruyoruz.

Yandaş sendika görevlendirmeleri kendine üye yapmak için kullanmaktadır ve İl Sağlık Müdürlüğünün buna göz yumduğu bilinen bir gerçektir. Özel olarak Sağlık-Sen yöneticisinin tayinini şehir hastanesine çıkarttırdığı ve orda şube kurma çalışmalarında görevlendirdiği veya görevlendirmesinin iptal edilmesi için Sağlık Sen e üye olmasının istendiği duyumlar arasındadır.

Son duruma bakarsak; İl Sağlık Müdürlüğü şehir hastanelerine geçici görevlendirme yaparken hastanelere danışmadan yapmış, normalde rotasyon ile geçici göreve gidilmesi gerekirken bölümlerden daha önce görevlendirme yapılmış olanların görevlendirmeleri uzatılmıştır. Aynı zamanda şehir hastanesi idarecileri iş bilmezlikleri yüzünden hekime muayeneye çıkan çalışanlardan doğrudan istirahat raporu istemektedir.

Çok sayıda asistan hekimin Şehir Hastanesine görevlendirilmesi hekim eksikliği yarattığı gibi uzmanlık eğitimi almalarına engel olunmaktadır. Mevcut hastanesinde devam eden asistan hekimler açısından da pek çok öğretim üyesinin hastanelerden ayrılmış olması sebebiyle yine eğitim alacakları hoca kalmamıştır.

Tüm bu değerlendirmelerle beraber en öne çıkan sorunlardan biri acil servislerde yaşanan sorunlardır. Poliklinik randevusu alamayan hastalar acillerde yığılmaktadır. Ayrıca acilde yetkili hekim sayısı ve sağlık emekçileri sayısı son derece yetersizdir.

Sonuç olarak, gerek Şehir Hastanesinde gerekse de görevlendirme yapılan diğer hastanelerdeki sağlık emekçileri huzursuz, klinikler tam olarak açılmadığı için mesaiye hangi klinikte başlayacaklarını bilmeden çalışmaktalar.

Bütün bu olumsuz koşulların sağlık emekçilerine yönelik şiddeti artıran etkenlerden olduğu da unutulmamalıdır.

Ek olarak, hemşire sayısındaki eksikliklerle artan hemşire sorunları 24 saatlik nöbetleri dayatmaktadır. Bu koşullarda 24 saatlik nöbet tutturulması baskı, mobing ve şiddetin bir örneğidir. Yoğun bakımlarda yer olmaması nedeniyle kliniklerde yoğun bakım izlenmesi, kemoterapi ve benzeri özellikli ve riskli tedavilerin klinik ortamlarında yapılması ne hemşireler ne de hastalar için uygun değildir.

Uzun yemek kuyrukları, yemeklerin niteliksizliği, menülerin besleyici ve doyurucu olmaması ve de yemeklerden sık sık metal ya da böcek vs gibi yabancı maddelerin çıkması sorunları da her hastanede yaşanan ortak sorunlardandır. Mutfak, yemekhane hizmetlerinin taşeronlara devredilmesi ve çalışanların sağlığının önemsenmemesinin yol açtığı bu sorunlar sağlık emekçilerinin ve hastaların  sadece sağlığını bozmakla kalmamakta değersiz ve tükenmiş hissetmesine neden olmakta, ayrıca ya evden yemek getirmek ya da sürekli dışarıdan yemek sipariş etmek zorunda kalınması ekonomik yük getirmektedir.

Hastaneler borçları nedeniyle ihalelere girememekte cihaz bakımları yapılamamakta, bozulan cihazların tamiri ya da değişimi sağlanmamaktadır. Bu durumlar hem çalışanların iş yükünü artırmakta hem de hastaların teşhis ve tedavisi gecikmekte ya da özel merkezlere yönelmektedirler.

Sağlık emekçilerinin ekonomik, sosyal ve özlük haklarının korunabilmesi ve geliştirilmesi ile birlikte  çalışma koşullarının düzeltilmesi ve de vatandaşın nitelikli ulaşılabilir sağlık hizmeti alabilmesi için  taleplerimizi bir kere daha yinelerken tüm sağlık ve meslek örgütlerini ortak mücadeleyi birlikte örgütlemeye çağırıyoruz

TALEPLERİMİZ

  • TÜM HASTANELER İÇİN PERONEL SAYISININ ARTIRILMASI, ATAMA BEKLEYEN SAĞLIK EMEKÇİLERİNİN ATAMASININ BİR AN ÖNCE YAPILMASI
  • 24 SAATLİK NÖBETLERİN VE 5 GECE NÖBETİNDEN FAZLA ÇALIŞMANIN YASAKLANMASI
  • SAĞLIK EMEKÇİLERİNİN ÇALIŞMA ALANLARININ DÜZENLENMESİ, NÖBET SÜRELERİNİN, NÖBETÇİ EKİPTEKİ KİŞİ SAYILARININ VE NÖBET SAYILARININ ÇALIŞILAN BİRİMİN İHTİYAÇLARINA UYGUN BİÇİMDE, SAĞLIK ÇALIŞANLARININ SAĞLIĞINI GÖZETEREK PLANLANMASI
  • İL GENELİNDE HİÇBİR HASTANENİN KAPATILMAMASI, KAPATILAN BÖLÜMLERİN YENİDEN AÇILMASI
  • GÖNÜLLÜ PERSONEL HARİCİ ZORUNLU GÖREVLENDİRMELERİN DERHAL DURDURULMASI, GÖREVLENDİRMELERİN MUTKLAKA YAZILI OLARAK YAPILMASI
  • VAROLAN HASTANELERDE Kİ GİRİŞİMSEL İŞLEMLERİN YAPILDIĞI BİRİM VE AMELİYAT MASALARININ AZALTILMAMASI, YETERLİ SAYIDA OLMASININ SAĞLANMASI
  • BAŞTA ŞEHİR HASTANESİNE OLMAK ÜZERE ÇALIŞAN PERSONELİN ULAŞIM SORUNUN ÇÖZÜLMESİ, ÜCRETSİZ SERVİSLER KONULMASI
  • HASTALARIN SAĞLIK HİZMETİNE ULAŞMADA YAŞADIĞI MAĞDURİYETLERİN GİDERİLMESİ
  • 7/24 HİZMET VERECEK ÜCRETSİZ KREŞ SAĞLANMASI
  • NİTELİKLİ SAĞLIK HİZMETİ VERİLEBİLMESİ İÇİN MALZEME VB. EKSİKLİKLERİN GİDERİLMESİ
  • TÜM MESAİ SAATLERİ İÇİN GÜVENLİK SAĞLANMASI, ŞİDDETE YÖNELİK ÖNLEMLERİN ALINMASI”

Anayasa Mahkemesi Kararına uyulsun Can Atalay Serbest Bırakılsın

Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay Kararı  uygulanmalıdır.

Anayasa Mahkemesi, Hatay milletvekili Can Atalay’ın, “seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı” ve “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı” ile “Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının” ikinci kez ihlal edildiğine ve tahliyesine hükmetmişti.

Anayasa Türkiye Cumhuriyetinin temel yasasıdır. Anayasanın 153. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Ama hayır, Anayasa Mahkemesi Kararları, Ceza mahkemesini ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ni bağlamıyormuş. “AYM’nin kararının hukuki değeri yok” muş.

Hukuk ayaklar altında çiğnenmektedir. Burjuva hukukunun kurallarını burjuvazi sınıf olarak kendisi koymuştur. Burjuva kapitalist düzen meşruiyetini ve hukuksallığını  yasal düzenlemelerden alır.  Her üretim biçiminde olduğu gibi kapitalist üretim biçimi de  kendine özgü hukuku ve  kurumlarını oluşturmuştur. Hukuk, burjuvazinin yani güçlü sınıfın hukudur, onu güvenceye alır.

Burjuva hukukun temel kaidesi, yargı ve yargıç bağımsızlığıdır. Yargıçların bağımsızlığı, yargıçların  yürütme ve yasama organlarına bağlı olmamasını , yasama, yürütmenin ve  idarenin yargıçlara emir ve talimat vermemeleri ya da tavsiyede bulunmamaları; yargıç bağımsızlığı, yargıcın karar verirken hukuka ve yasalara bağlı olarak  hiçbir dış baskı ve tesir altında bırakılmaması anlamına gelmektedir.  Yargıca baskı yapılması olasılığının bulunması dahi yargıcın bağımsızlığını zedeler, kararların objektif ve tarafsız olmasına gölge düşürür.

AYM’nin kararı ile ilgili olarak AKP-MHP iktidarı temsilcilerinin açıklamaları ise şöyledir:

 Anayasa Mahkemesi bu noktada maalesef birçok yanlışları da arka arkaya yapar hale geldi.”…,“Anayasa Mahkemesi adalet ve hukuk düzenin safrası ve sancısıdır.”… “Kafası zehirlenmiş Anayasa Mahkemesi Başkanı’na hatırlatırım ki  Türkiye’de kuvvetler ayrımı netleşmiş, aralarındaki sınır çizgileri kalınlaştırılmıştır. Dahası yargı bağımsızlığının yanı sıra tarafsızlığı da anayasal hüviyet kazanmıştır. Anayasa Mahkemesi Başkanı zillet ittifakının yüksek yargıya yuvalanmış hastalıklı koludur.” ..” Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan  objektifliğini ve tarafsızlığını kaybetmiştir”…. ..”Türk devleti ile uğraşma, cesaretin varsa Kandile git.”  

Siyasi iktidar böylelikle Yargıtayı siyasal niteliği ve çıkarları doğrultusunda  yönlendirmiş, yargı bağımsızlığını ve yargıç güvenliğini ortadan kaldırmıştır.

Siyasi demokrasi ve özgürlüklerin güvence altında olmadığı koşullarda siyasi iktidarlar burjuva kapitalist düzende yürürlükteki hukuki kurallara ve yasalara uymayı  tercih etmemekte ve kendi sınıf ve iktidar çıkarlarına uygun olarak hukuk kurumlarına ayar verebilmektedir. Kendi karakterine  uygun “siyasal hukuku”nu  yargıda etkin duruma getirerek fiili olarak  faşist-gerici politik  uygulamalarını yaşama geçirmeye çalışmaktadır.

 Ülkemizde de siyasi iktidar ve ilgili bakanlık yetkilileri hukuk ve adaletin mevcut normlarına göre uygulanmasını değil,  fiilin hukuk dışı da olsa uygulanmasını,  ilgili mevzuatın yasal değişiklik ve kararnamelerle sonradan oluşturulabileceğini defalarca ifade etmiştir. Ne yazık ki adli ve idari merciler de konumları, makamlarını koruma uğruna hukuk ve normlarını uygulamaktan imtina etmişlerdir.

 Siyasi iktidar “Başkanlık” sisteminde edindiği yetkileri mevcut anayasa hükümlerine, hukuk normlarına aykırı olarak ya da yeni yasaları “torba yasa” kapsamına alarak kullanmakta, fiili olarak yeni bir yasa devleti dizaynetme adımlarını atmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin, çevre konusunda idare mahkemelerinin kararlarını uygulamayarak yurttaşların yaşam alanlarını ortadan kaldırmakta;  KHK ile görevden alınan kişilerin iade kararlarına karşın göreve dönmelerini engelleyerek ya da geciktirerek ilgili mahkemelerin aldığı kararları tanımama yoluna gitmektedirler.  Yerel yönetimlerde siyasal muhaliflerini halkın iradesiyle seçilmiş olmalarına karşın görevden alarak yerlerine kayyımlar atayarak bunu gerçekleştirdiklerine yıllardır tanık olmuştuk.  Böylelikle seçme ve seçilme hukuku normlarına aykırı olarak idari pratik mevcut hukuksal burjuva normları da tanımamış, tasfiye etmiştir.

Bu hukuksuzluk adaletsizlik yolu terk edilmelidir.  Yargı üzerindeki baskı ve politik müdahalelerden vaz geçilmelidir.  Yargı, anayasa hükümlerine, uluslararası hukuk ilkelerine ve normlarına uyulmalı ve uygulanmalıdır. Anayasa Yüksek Mahkemesi’nin kararlarına zaman geçirmeksizin uyulmalı; Hatay halkının seçme iradesi olan Milletvekili Can Atalay derhal serbest bırakılmalıdır.

İmece Dostluk

 

Yaşasın 1 Mayıs-Bıji 1 Gulan

 İşçiler, emekçiler, gençler, kadınlar,

1 Mayıs işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günüdür.

1 Mayıs, bütün dünyada işçilerin, emekçilerin, tüm ezilenlerin fabrikada, işletmede, tarlada, yaşamın her alanında, meydanları mücadele isteği, coşkuyla ile doldurduğu gündür.

1 Mayıs işçi sınıfının “Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından, Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından, Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir” marşıyla alanlara yürüdüğü   “ Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı”  olsun diye ileri atıldığı bir gündür..

1 Mayıs,  dünya proleteryasının “Proletaryanın zincirlerinden başka kaybedecekleri şeyleri yok, kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz”  şiarını yükselttikleri, bir gündür.

1 Mayıs faşist diktatörlüğün zorbalığına, sermayenin amansız sömürüsüne, işsizliğe, yoksulluğa, pahalılığa, güvencesizliğe karşı mücadele günüdür.

1 Mayıs, bütün ülkelerin işçilerinin, sermayeye, faşizme, ırkçılığa, ulusal baskı ve zorbalığa, doğanın talan edilmesine ve çevre katliamına karşı birlik, mücadele, dayanışma günüdür.

1 Mayıs dünya proleteryasının  tekelci kapitalistlerin emperyalist paylaşım savaşlarına, savaş kışkırtıcılığına, siyasal- ekonomik yayılma ve güç tesis etmek üzere  ülkelerin işgaline karşı ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesinin  bayrağını yükselttiği gündür.

Günümüzde Emperyalist büyük güçler dünyanın çeşitli bölgelerinde paylaşım savaşlarını sürdürüyor. Ukrayna’daki savaş, egemenlik ve paylaşım savaşıdır. Ukrayna savaşı emperyalist, gerici haksız bir savaştır. Ukrayna’da Rusya işgaline karşı çıktığımız kadar, devletin  sınır ötesi harekatlarına da  NATO’nun Rusya- Ukrayna savaşı bahanesiyle olası müdahalesine de savaş taktiklerine de karşıyız.

Emperyalizmin dönem dönem ağırlaşan krizine,  krizden çıkmak için saldırganlığına, halklar arasındaki farklılıkları kışkırtarak yaratmak istediği  düşmanlıklara karşı çıkıyoruz. Kapitalizmin insanı değil kârı esas alan barbarlığına, azgın sömürüsüne, çürümüşlüğüne ve kokuşmuşluğuna karşı, başka bir dünyanın mümkün olduğunu biliyoruz. Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissediyor, istiyor ve düşlüyor.

Kapitalizm yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya rüya değildir. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin ömrü sonsuz olamaz.. Yalnız sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanabilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında eşit, özgür bir Türkiye’yi kurabilir ve bu, bizler istersek mümkündür.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma mutlaka kazanacak!

İşçi sınıfı ve emekçiler zorunlu olarak çalıştıkları fabrikalar ve işyerleri başta olmak üzere bu 1 Mayıs’ ta haklı taleplerini haykıracaklar!  Talepleri hepimizin talepleridir; bizler de bulunduğumuz yer ve koşullara uygun olarak bu taleplere sahip çıkıyoruz, çıkacağız.

Her yer,  her alan 1 Mayıs!

Kapitalizme ve Faşizme Hayır!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Birliği, Mücadelesi, Dayanışması!

Yaşasın İşçilerin Birliği, Halkların Eşitliği- Kardeşliği!

Bıji 1 Gulan

Yaşasın 1 Mayıs

 

Öğrenime Katkı Burs Duyurusu

2021-2022 Öğrenim Yılı “Öğrenci Katkı Bursu” için başvuru 02-24 Eylül tarihleri arasında internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

İMECE-DER Yönetim Kurulu

Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz Lisenin
Adı:
İlçesi:
Bitirdiğiniz Lisenin Adı:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dersaneye devam ettiniz mi?
Dersanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Okulun Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Okulunuzun Bulunduğu İl :
llçe:

Öğrenim sırasında kalacağınız yer:
Aile   Yurt    Akraba    Arkadaş    Diğer:
Öğrenim Sırasında kalacağınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu
Beraberler    Boşanmış    Baba vefat    Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı:
Mesleği
Sosyal Güvenlik kurumu SSK   ES   Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin adı-telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba   Anne   Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor mu?
Alıyorsa nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa isim ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı(kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb.

Sizinle ilgili ulaşabileceğimiz yakınınızın adı-soyadı, iletişim bilgileri

En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; ilgi ve çalışmayı dilediğiniz alanlar:

Cep tlf,  watsapp kullanıp kullanmadığınız;
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

E-posta Adresiniz:
Cep Tlf No:
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgilerin doğruluğunu; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Saygılarımla..

İsim Soy isim
İmza Tarih

Saygılarımla..

 

*Bursa hak kazanan öğrenciler 8 Ekimde belirlenmiş olacak ve cep msj yoluyla öğrenciye iletilecektir.

Burs alan her öğrencinin her dönem sonu transkripini Kurumumuza iletmesi; formdaki bilgilerde değişiklik olması durumunda bir hafta içerisinde Kurumumuzu bilgilendirmesi gerekmektedir.

İlk ödeme Ekim 2021 üçüncü hafta sonunda olup, haziran dahil her ayın üçüncü haftası yapılacaktır.

 

 

1 Mayısa Doğru

Covid-19 Virüsünün dünyadaki tüm insanları etkilediği ve yeni yaşam biçimleri ürettiği koşularda, 1 Mayıs yaklaşıyor. Ülkemizde işçi sınıfı ve tüm emekçiler fabrikalarda, işyerlerinde, tarlalarda üretmeye devam ediyorlar. Tekeci burjuvazinin temsilcisi, egemen sınıflar 65 yaş üstü ve 20 yaşa kadar olan insanlara sokağa çıkma yasağı koydu. Ancak bu yasaklama 20 yaş grubundaki işçiler, emekçiler ve tarım işçisi gençler için geçerli değil..Onlar çalışmaya ve üretmeye devam edecek. Yaş skalası açısından, üreten işçiler emekçiler fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda yaşamın her alanında, her gün yeniden üretmeye devam edecekler.

Kapitalizm ve devlet, Covid-19 virüsün yayılmasını önleyecek en önemli tedbirlerin başında gelen “Kişiler arasında fiziki teması kesme” kuralını fabrikalar, işletmeler ve tarlalarda uygulamamaktadır; İşçi sınıfının, emekçilerin ve onların ailelerinin sağlığı değil kapitalistlerin karı ve sermayelerini koruyup büyütmeleri önemlidir. İtalya, İspanya, Fransa, ABD, İngiltere’de de üretim durdurulmadığı için virüs çok yayılmıştır ve bugün on binlerce insanın yaşamını yitireceği beklenmektedir. 1 Mayısa doğru İşçi sınıfı ve tüm emekçilerin talebi, çalışması zorunlu olan işletmeler dışındaki tüm fabrika işletme ve işyerlerinde çalışmanın durdurulmasıdır.

Ülkemizde 11 Marttan bu yana görülen Covid-19 virüs salgını koşullarında kapitalizm ve devlet, işçilere ve emekçilere çalışmayı-üretmeyi dayatmıştır. Alınan önlemler yetersizdir, üretim ve çalışma yaşamı sürmektedir; bu nedenle salgının ivmesi artmıştır. Bilim çevreleri önümüzdeki iki aylık süreçte yeterli önlemlerin uygulanmasını zorunlu görmektedir. İktidar geç kalmıştır, önlemleri yetersizdir ve salgının gerisinden gelmektedir.

1 Mayısa doğru kapitalizmin ve devletin milyonlarca emekçi üzerindeki her türlü sömürüsüne, baskısına karşı mücadele ve dayanışma; düşük ücretlere, sendikalaşma ve sendika seçme hakkına dönük işten çıkarmalara, baskı, moobinge karşı güçlerini birleştirme çabasıyla bütünleşmiştir. Bu mücadele aynı zamanda, işçi sağlığı için güncel olarak Covid-19 a karşı gerekli önlemlerin alınmasıdır. Fabrikalarda, işletmelerde, işyerlerinde üretimin durdurulması istenmektedir. İşçilerin, emekçilerin ve ailelerinin sağlıklı kalmaları için üretimin durdurulması şiarı bir çok fabrikada, işletmede, işçiler, emekçiler sendikalar, meslek örgütleri, tıp ve bilim çevrelerince zorunlu görülmektedir. Siyasi iktidar ise işçilerin, emekçilerin ve sendikaların meslek örgütlerinin ve bilim insanlarının sesine kulaklarını tıkamıştır.

Covid-19 salgını koşullarında da sermaye fabrikalarda, tarlalarda işçileri örgütsüz, sendikasız olarak düşük ücretle çalıştırıyor. İşçi, emekçi havzaları işçi cehennemine dönüşmüş; sigortasız, sendikasız, uzun çalışma saatleri içerisinde milyonlarca işçi neredeyse köleleştirilmiş durumdadır. Covid-19 salgınını engellemenin ve milyonlarca işçi ve emekçinin yaşamını kurtarmanın yolu, işçi sınıfı ve emekçilerin güçlerini birleştirmesi ve mücadelesiyle mümkündür. Siyasi iktidar ve sermaye grupları, işçi sınıfının, emekçilerin ve bilim çevrelerinin haklı ve yaşamsal taleplerine kulak vermeli ve gerekli önlemleri almalıdır.

1-Sokağa çıkma yasağı ilan edilmeli, COVID-19’a karşı mücadele kapsamında, güncel ihtiyaçlara cevap veren, zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, bütün fabrika ve işletmeler kapatılmalı; en az 15 gün süreyle, iş yerleri tatil edilmelidir. İşçilerin, emekçilerin dolayısıyla ailelerinin sağlığı korunmalı ve salgının yayılma hızı önlenmeli; bu süre içinde işçilere ücretli izin verilmelidir.
2-Ülkemizde işçilerin ücretinden yapılan kesintilerle oluşturulan işsizlik fonunda biriken 130 milyar TL aşan parayı, hükümet, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.
3-İşten çıkarmalar, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır. COVID-19 salgınının yeni bir işsizlik dalgasına yol açmaması, işin ve işçinin gelir sürekliğinin sağlanması için, COVID-19 ile mücadele döneminde, işverenin iş sözleşmesini fesih imkânı askıya alınmalıdır. İşten çıkarılmaların ve işlerin durdurulmasının yol açacağı gelir kaybına karşı, İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları hızla devreye sokulmalı, işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmak için, işçi açısından gerekli olan koşullar kaldırılmalıdır.
İşten çıkarılmaların izlenmesi ve yasaklanması için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı nezdinde Üçlü Danışma Kurulu bileşimine uygun bir izleme ve denetim mekanizması kurulmalıdır. İşsizlik maaşının süresi uzatılmalı, salgın süresince işsiz yurttaşlara yaşayabilir bir ücret yardımı yapılmalıdır.
4-Yoksul yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.
5-En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde, risk grubundaki kesimlerin ücretlerine 1000 TL ek destek yapılmalıdır.
6- Elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturaları ve konut, taşıt kredileri ile kredi kartı borçları, salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.
7-Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.
8-Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
9-Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır.
10-Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalı. Sağlık alanı ticari kar alanı olmaktan çıkarılmalı, sağlığa eşit erişim ücretsiz olarak sağlanmalıdır.
11-Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı, hasta olanlar saptanarak tedavi edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.
12-Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri hızla ve ivedilikle giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalıdır. Kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanmalıdır.
13-Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar belirlenmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek, gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı süreci işletilmeden ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları, akademisyenler ve diğer KHK’li kamu emekçileri işlerine dönmeli;
14-Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalı;
15-İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.
16-“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır. İstanbul Sözleşmesi,6284 Sayılı Yasa ve kadınların nafaka hakkı titizlikle uygulanmalıdır..
17- Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
18- Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını baskıya dönüştürülmemelidir. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, baskı ve bireysel özgürlüklerin, kişilik haklarının ihlaline yol açmamalıdır. Yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar, cezalandırılmalar kaldırılmalı.
19- Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini bir yana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikleri geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.
20-Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, hasta mahkûmlar, yaşlılar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.
21- Çoğu yabancı sermayeyle ortak olan petrol ve maden şirketleri, elektrik santralleri, kar hırsıyla dağları, ormanları, akarsuları, börtü böceği doğal ve kültürel değerlerimizi tahrip etmiş, etmeye de devam etmektedir. Kapitalizm yaşam alanlarımızı, havamızı, suyumuzu, havamızı zehirlemekte, yok etmektedir. Salgın koşulları fırsata çevrilerek doğanın tahribatı devam etmektedir. Tüm canlıların ve çocuklarımızın geleceğini karartanlar, doğa ve çevre savunucularının yolunu kesmekte, bu alanlara girmelerini, halkla bütünleşerek sorunların saptanmasını, çözüm yollarının birlikte üretilmesini engellemektedirler. İşçilerin emekçilerin, halkımızın ve çocuklarının sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, doğal ve kültürel değerlerimizi korumaya yönelik mücadelesi her alanda sürecektir. Bu salgın ekolojik dengenin, tüm çeşitliliği, canlılarıyla sürdürülebilir ve geleceğe devredilebilir doğanın önemini bir daha göstermektedir. Bu ders herkes tarafından iyi anlaşılmalıdır.
22- İllerde bilim kurulları oluşturulmalı, ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı, demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerin de katıldıkları kriz masaları kurulmalı, bilgilendirme, değerlendirmeler ve çözüm mekanizmaları birlikte oluşturulmalıdır.

Kapitalizm doğası gereği krizde, salgın koşullarında bu kriz daha da ağırlaştı, ağırlaşıyor, kendi kendinini tüketiyor; kendisine bu krizden çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Bütün ülkelerdeki kapitalist devlet yöneticileri panik halindeler. Sermayelerini büyütme, karlarını arttırmanın, üretim maliyetlerini düşürmenin yeni yollarını arıyorlar. İnsan olmadan üretim, üretim fazlası olmadan kar olamaz. Kapitalistler ve devlet ‘üretim sürmelidir, salgın olsa da üretim durmamalıdır’ diyor. İşsizlikte işçi bulmak kolay, işçiler ücretli köle! Yani sermayedarlar sömürü ve kar hırslarından vazgeçmiyorlar.

Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissedecek, isteyecek ve düşleyecekler. Kapitalizmin yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya gelecek. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin sonu gelecek.. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilecek. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanacak. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında aydınlık bir Türkiye’yi kuracaklar.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların sağlığı, geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma kazanacak!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Dayanışması!
Yaşasın İşçilerin Birliği Halkların Eşit Kardeşliği!
Barış İçin Savaşa, Kapitalizme ve Faşizme Hayır!
Yaşasın Birlik Mücadele ve Dayanışma
Yaşasın 1 Mayıs

Yaşamın kaynağı toplum sağlığıdır,halkın talepleri yaşamsaldır. Halkın talepleri gerçekleştirilmelidir.

Tüm dünyada küresel salgın halini alan ve ülkemizde varlığı 11 Marttan bu yana görülmeye başlanan Koronavirüs (Covid-19) salgını karşısında siyasi iktidar yetersiz kalmış, salgına karşı acil önlemler alınmamıştır. Siyasi iktidarın açıklamalarında çalışanların hakları, kadınlar ve yoksullarla ile ilgili bir önlem bulunmuyor.

Fabrikalarda, işletmelerde ve işyerlerinde işçiler, emekçiler toplu olarak çalışmaya devam etmektedir. Fabrika ve işletmeler bazındaki önlemlerin en olumlusu hijyen kurallarına uymakla sınırlıdır. Virüsünün yayılma ivmesi yüksektir. Alınan önlemlerle sorunun aşılması olanaklı değildir.

Bütün fabrikalarda, işletmelerde, organize sanayi sitelerinde, şantiyelerde, üretimin ve işin durdurulması önem taşımaktadır. Bugün salgının durdurulması sadece 65 yaş üstünün sokağa çıkmamasını istemekle engellenemeyeceği İtalya ve İspanya örneklerinden görülmektedir. Ve bu yaşanmışlıklardan gerekli dersler çıkarılarak derhal sokağa çıkma yasağı ilan edilmelidir.

Bunun için siyasi iktidar, Covid-19 salgınını önlemek için fabrikalar, işyerleri, şantiyelerdeki faaliyeti durdurmalıdır. İşçiler ücretli izne çıkarılmalıdır. Acil ve zorunlu işlerin yapıldığı işyerleri dışında diğer tüm işyerlerinin faaliyetlerini durdurarak çalışanlarını ücretli izne çıkarmalıdır.

Ülkemizde işçinin ücretinden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonunda birikmiş 130 milyar lira bulunmaktadır. Hükümet, işçilerin maaşında kesilen primlerle oluşan işsizlik
fonunda biriken bu parayı, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.

İşten çıkarma, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır.

Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.

En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde 1000 TL destek eklenerek risk grubundaki bu kesimler korunmalıdır.

Konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.

Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.

Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.

Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır. Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır. Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı hastalar tesbit edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.

Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalı ve kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanması, yurttaşların sağlıkları açısından da önem kazanmıştır. Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar tesbit edilmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı kararı olmadan ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları ve akademisyenler işlerine dönmelidir.

Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalıdır.
İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.

“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır.

Salgın süresinde doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır.

Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.

Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki baskı, gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve açık bir faşizme geçilmesine yol açmamalıdır. Yurttaşlar temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar kaldırılmalıdır.

Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları günlük olağan yaşama geçinceye dek ertelenmelidir.

Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini biryana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikler geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.

Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, yaşlılar, hasta mahkûmlar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.

Yerellerde, il/ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerinde içinde yer aldığı kriz masaları kurulmalıdır.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle ve meslek örgütlerinin toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı il ve ilçelerde bilim kurulları oluşturulmalı, başta tabip odaları olmak üzere meslek örgütleri, sendikaların ve siyasi partilerin bu kurullarda temsili sağlanmalıdır.

WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!


WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!

Four woman workers of the SF Trade Textile Plant have been picketing at the entrance of the Gaziemir Free Zone for 143 days for being involved in union activities.

The unionization of workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Industries, a joint venture between the Turkish Kale Group and the American Pratt&Whitney primarily for making engine parts for the F-35 fighter, spurred the capitalist bosses to action.

When workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Plant joined the All Metal Workers Union, the employer terminated 94 workers.

The plant management had effectively reduced wages to minimum wage with low raises, and had started to engage in mobbing against workers after the S-400 crisis with the US. As a result, the workers began to organize under the All Metal Workers Union, a member of DİSK. When the workers exercised their constitutional right and joined the union, the first move was to terminate 7 workers one night, for no reason. The terminated workers staged a demonstration in front of the plant. The workers who expressed support for their fired colleagues were terminated themselves within a few days. Soon, 94 workers had been fired. Then, the plant manager called the workers to a meeting and offered to re-hire them on the condition that they resign from the union. When the workers refused, they responded with threats and insults. The workers started a sit-in on February 29 at the entrance of the Aegean Free Zone to fight for their right to unionize.

The workers fight against the usurping of their legal and legitimate right to unionize, while the employer terminates workers for various reasons. It all boils down to a smear campaign using cherry-picked articles of the labor law, designed to make the employer look righteous on a legal basis. This is not new to the capital: it is a tested method used to break unionization. To prevent unionization among workers, they will identify union members and fire them using various excuses. This plays out once again in the SF Trade and Kale Pratt&Whitney Aero Engine plants.

The bosses of Kale Pratt&Whitney Aero Engine plant fire unionized workers on the one hand, while hiring new and non-union workers on the other to prevent the union from gaining majority. The forces of labor and democracy are obligated to defend the acquired rights of the working class against unlawfulness and injustice, and to rise in solidarity with the working class.

The workers and laborers will expose capitalist bosses for the frauds they are. Today, SF Trade Textile workers are at resistance at the entrance of the Gaziemir Free Zone, and Aero Engine workers are at resistance at the Izmir Fair Gate of the Free Zone. The working class and all people in support of labor stand with the textile and aero engine workers; they support them in solidarity, helping them feel that they are not alone. The justice of time will favor the workers. Workers who resist will finally and rightfully prevail. We stand with workers who recognize the power of organized struggle, who defy the capital and take a step for unionization.

Workers who resist and fight are not alone. The workers, laborers, friends of labor, and the makers of all value stand with them. 11.03.2020

Glory to the working class!
Glory to the workers’ resistance!

İmece Friendship Solidarity Association

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalarda beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • 1.İzmire Sahip Çık

 

 

 

Olcay Çınar


OLCAY ÇINAR
10.08.1952 De Mardin’in Cizre ilçesinde doğdu.
Babası jandarma astsubayı, annesi ev hanımıdır. Dört kardeşin en büyüğüdür. Babasının mesleği dolayısıyla ilk okulu Bingöl ün Kığı, Mersin in Gülnar ilçelerinde, ortaokulu Kütahya da; liseyi İzmir Eşrefpaşa Lisesinde okudu.
Liseden sonra Ege Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazandı. İlk yıllarında yurtsever devrimci hareketle tanıştı. Buca da özerk demokratik üniversite mücadelesi verirken bir yandan da faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede Halkın Kurtuluşu saflarında yerini aldı.
Üniversiteyi bitirdikten sonra DSİ’de makine mühendisi olarak çeşitli görevlerde bulundu.
Kamu çalışanlarının sendika hakkı için mücadele etti ve KESK in İzmir deki yapılanması için çok emek verdi; Kamu İktisadi Teşebbüsü kurumların özelleştirilmesine;TEK in özel şirketlere devrine karşı mücadelede ön saflarda yer aldı.
Sevgili eşi Şenol la üniversite yıllarında anti faşist mücadele içinde tanıştı, mücadelede birlikleri evlilikle sonuçlandı. Bir erkek çocukları oldu.
Yakalandığı amansız hastalık nedeniyle 09.08. 2016 da aramızdan ayrıldı.
Bizlerle yaşayacak.

İzmir Kadın Platformu’ndan Kadın Cinayetlerine Karşı Yürüyüş: “Katledilen Kadınlar İsyanımızdır”

İzmir Kadın Platformu, kadın cinayetlerine ve erkek şiddetine karşı “Katledilen kadınlar isyanımızdır” şiarıyla sokağa çıktı. ÖSYM önünde bir araya gelen kadınlar, “İzmir’de 3 günde 3 kadın cinayeti. Koruma, aklama, yargıla!” pankartı açarak Türkan Saylan Kültür Merkezi’ne (TSKM) yürüdü.

Yürüyüş boyunca “Yaşasın kadın dayanışması”, “Jin jiyan azadî”, “Kadın yaşam özgürlük”, “Erkek devlet yıkacağız elbet”, “Erkek vuruyor, devlet koruyor”, “Kadın cinayetleri politiktir” ve “Şiddete inat yaşasın hayat” sloganları atıldı.

TSKM önünde yapılan basın açıklamasını İzmir Kadın Platformu adına Rabia Taşdemir okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli basın emekçileri, değerli İzmir halkı basın açıklamamıza hoş geldiniz.

Bugün buraya 2026’nın ilk ayında yaşanan vahşi kadın cinayetlerini ve kadın düşmanlığını size anlatmaya geldik.

Geride bıraktığımız 2025 yılında Erkek Şiddeti Çetele verilerine göre erkekler, 225’te en az 299 kadını ve 64 çocuğu öldürdü. Yine aynı dönemde erkekler en az 16 kadına tecavüz etti, 772 kadını seks işçiliğine zorladı, 131 kadını taciz etti, 229 çocuğu istismar etti.

Bu ülkede kadınlar sistematik olarak öldürülüyor. Hiç biri münferit değil, kader değil. Tesadüf hiç değil.

Bunlar ataerkinin, erkek devlet şiddetinin, cezasızlığın, uygulanmayan koruma kararlarının ve kadınların yaşamını hiçe sayan kadın düşmanı politikaların sonucudur. Ve bunların tamamının sorumlusu saraydır.

Sadece son bir haftada; Sibel Külah boşanmak istediği erkek tarafından bağlandı, bedenine kezzap döküldü. Gözde Akbaba, hakkında uzaklaştırma kararı olan erkek tarafından sokak ortasında katledildi. Mihriban Yılmaz kaybedildi, boğuldu, toprağa gömüldü. Durdona Khakımova bıçaklandı, parçalandı, çöpe atıldı. Dilan Geyik öldürüldü ve ardından intihar süsü verildi.

Bu yaşananların adı vahşettir. Bu vahşetin adı erkek şiddetidir ve bu vahşetin sorumlusu; kadınları korumayan, şiddeti önlemeyen, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan, 6284 Sayılı Yasayı uygulamayan Saray.

Erkekler bu şiddeti cezasızlıktan aldığı cesaretle işliyor. Çünkü arkalarında cezasızlık var. “İyi hal” var, “tahrik” var, kravat var, takım elbise var. Devlet erkek şiddetini durdurmadığı her gün, yeni faillere açıkça cesaret vermektedir.

Bu ülkede sadece failler değil, erkek şiddetini aklayan, normalleştiren dil de suç ortağıdır. Şiddet her gün eril dillerinde tekrar üretiliyor. “Kıskançlık”, “tartışma”, “aile meselesi” denilerek kadın cinayetleri normalleştirilmektedir. Biz bu dili reddediyoruz.

Savaş, erkek egemen düzenin kadınlara yönelik şiddeti meşrulaştırdığı en kanlı zeminlerden biridir. Kadınlar bu zeminlerde birer insan olarak değil, ganimet olarak görülür. Ait oldukları halkı aşağılamak, sindirmek ve cezalandırmak için cinsel saldırıya uğrar; bedenleri parçalanır, teşhir edilir.

Bir kadının saçının zorla kesilip kayda alınarak paylaşılması anlık bir öfke ya da bireysel bir sapkınlık değildir. Bu, kadına yönelik şiddetin tarih boyunca etnik kimlik üzerinden de kurulan, sistematik ve örgütlü halidir.

Kadınların saçlarının zorla kesilmesi, ganimet olarak alınması kadın kimliğini, onurunu ve bedensel bütünlüğünü hedef alan bilinçli bir şiddet yöntemidir. Verilmek istenen mesaj açıktır:

“Seni aşağılıyorum. Seni insanlıktan çıkarıyorum.”

Bu zihniyeti tanıyoruz. Düşmanımızı tanıyoruz. Ve onunla mücadele etmekten korkmadığımızı buradan bir kez daha haykırıyoruz.

Bir kadının saçını kesip pişkin pişkin sallayanlardan değil, saçını ören kadınlardan rahatsız olanların niyetini biliyoruz. Neden rahatsız olduklarını da biliyoruz. Şunu herkes bilsin: Rahatsız olmaya devam edeceksiniz.

Çünkü biz buradayız. Alanlardayız, meydanlardayız, sokaklardayız. Birbirimize sahip çıkıyoruz ve çıkmaya devam edeceğiz. Bizi göz altılarla susturamazsınız. Tutuklamalarla durduramazsınız. Yıldıramazsınız.

Kocaeli’nde saç örme eylemine katıldığı için gözaltına alınan  ve hemen ardından görevden alınan hemşire kız kardeşimizle gurur duyuyoruz. Buradan söz veriyoruz: Bu kavgayı büyüteceğiz.

Kadınlar yoksullukla, güvencesizlikle, işsizlikle kuşatılmış durumdalar. Ekonomik bağımsızlıkları ellerinden alınmış durumda. Bu düzen kadınları hem yoksul bırakıyor hem de şiddete mahkûm ediyor.

“Aileyi koruyoruz” diyen bu düzen, kadınları aile içinde şiddete terk ediyor. Kadınlar yaşasın diye değil, aile dağılmasın diye politika üretiyorlar. Biz bu anlayışı kabul etmiyoruz.

6284’ü uygulamayanlara, koruma kararlarını hiçe sayanlara, kadınların yardım çığlıklarını duymayanlara sesleniyoruz: Bu Saray Rejimi kadın düşmanı politikalarıyla erkeklere cesaret vermektedir.

Kadınları aile içine hapsedenlere, “önce aile” deyip kadınları mezara gönderenlere, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkanlara sesleniyoruz:

Bu kanlı düzeni kabul etmiyoruz.

Öldürülen her kadının hesabını soracağız.

Biz İZMİR KADIN PLATFORMU olarak buradayız. Öfkeliyiz, isyandayız ve haklıyız. Biliyoruz ki kurtuluş tek başına değil; kurtuluş yan yana gelmekte, kurtuluş örgütlü kadın mücadelesinde

Yaşam hakkımızdan vazgeçmiyoruz. Hesap soruyoruz.

Ve bu mücadeleden bir adım bile geri atmıyoruz.”

Karşıyaka’da Rojava Halkının Direnişiyle Dayanışma: Ablukaya, Cihatçı Karanlığa ve Emperyalizme Karşı

 

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu, HTŞ’nin Kobanî’yi abluka altına alması, DAİŞ tehdidinin bölgede büyümesi ve Rojava’da yaşayan halka yönelik saldırıları protesto etmek amacıyla Karşıyaka Çarşı girişinde bir araya gelerek basın açıklaması yaptı. Açıklamaya ‘Barış Anneleri’ de katıldı.  Eylemde “Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu” pankartı açılırken, katılımcılar sık sık “Rojava halkı yalnız değildir”, “Biji berxwedana Rojava”, “katil İŞİD işbirlikçi AKP”  ve “Jin, jiyan, azadi” sloganlarını attı.

Platform adına açıklama öncesinde konuşan sözcü Didar Gül, Rojava’da yaşananlara dikkat çekmek için toplandıklarını belirterek, “Bugün burada Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu olarak, Rojava’daki katliama, kırıma, insanlık dışı uygulamalara ve savaş politikalarına karşı sesimizi yükseltmek için bir aradayız. Açıklamamızı yapmadan önce bugün aramızda olan DEM Parti Milletvekilimiz İbrahim Akın’a sözü bırakıyorum” dedi.

DEM Parti Milletvekili İbrahim Akın, Karşıyakalıları selamlayarak başladığı konuşmasında, Rojava’ya yönelik saldırıların yalnızca bölge halkını değil tüm insanlığı ilgilendirdiğini ifade etti. Rojava halkının yaklaşık on bir yıl önce DAİŞ’e karşı büyük bir direniş sergilediğini hatırlatan Akın, bu mücadelenin yalnızca bölgeyi değil Türkiye ve Avrupa’yı da büyük bir felaketten kurtardığını söyledi. Bugün gelinen noktada ise farklı aktörlerin yeni oyunlarla bölgeyi yeniden kaosa sürüklemek istediğini belirten Akın, Rojava’da Kürtlerin, Arapların, Türklerin, Ermenilerin, Alevilerin ve farklı inançlardan halkların bir arada yaşam iradesinin hedef alındığını vurguladı.

Akın, Kobanî başta olmak üzere Rojava’ya yönelik saldırıların, abluka ve aç bırakma politikalarının uluslararası hukuka göre açık bir insanlık suçu olduğunu ifade ederek, çocukların soğukta hayatını kaybettiği bir tablonun kabul edilemez olduğunu söyledi. Kürt halkının yalnızca Türkiye’de değil, Suriye, İran, Irak ve dünyanın dört bir yanında ayağa kalktığını dile getiren Akın, bu saldırıların halkların ortak geleceğini daha da sahiplenmesine yol açtığını kaydetti. Rojava halkının huzurunun bozulmasının tüm bölgeyi savaşa sürükleyeceğini belirten Akın, hükümete ve uluslararası güçlere sessiz kalmamaları çağrısında bulundu.

Konuşmasında Suriye’de yaşanan son gelişmelere de değinen Akın, geçmişte terörist olarak tanımlanan yapıların bugün meşrulaştırılmaya çalışıldığını, buna karşın Suriye Demokratik Güçleri’nin haksız biçimde terörize edildiğini söyledi. SGD’nin yalnızca Kürtlerden oluşmadığını, Arapların, Türklerin ve farklı halklardan yurttaşların kendi yaşamlarını savunmak için bir araya geldiği bir yapı olduğunu ifade eden Akın, “Orada bir terör örgütü yok; hayatını, toprağını, suyunu savunan insanlar var” dedi. Halep’te yaşananlar ve DAİŞ tutuklularının serbest bırakılmasının yarattığı tehlikeye dikkat çeken Akın, bu durumun Türkiye açısından da ciddi güvenlik riskleri doğurduğunu belirtti. Mücadelenin yalnızca bir Kürt meselesi olmadığını, hukuksuz ve adaletsiz yeni düzene karşı ortak bir mücadele gerektiğini vurgulayarak Karşıyaka’daki emek ve demokrasi güçlerine teşekkür etti.

Akın’ın konuşmasının ardından basın açıklamasına geçildi. Açıklamayı platform adına DEM Parti Karşıyaka İlçe Başkanı Yaşar Şeren okudu. Şeren, dünyanın hukuka ve insan haklarına yönelik saldırıların giderek arttığı tarihsel bir eşikten geçtiğini belirterek, küresel güçlerin daha fazla kâr ve iktidar uğruna halkları yerinden ettiğini, ekolojik yıkımı derinleştirdiğini söyledi. Günümüzde yürütülen savaşların klasik askeri çatışmaların ötesine geçtiğini, şiddetin taşeronlaştırıldığı yeni bir savaş düzeninin kurulduğunu ifade eden Şeren, cihatçı ve paramiliter yapıların sahaya sürülerek suçların görünmez kılındığını dile getirdi.

Rojava’nın hedef alınmasının nedeninin, emperyalist planlara boyun eğmeyen bir halk iradesini temsil etmesi olduğunu vurgulayan Şeren, Rojava’nın Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin, Türkmenlerin; Alevilerin, Ezidilerin, Hristiyanların ve Sünnilerin ortak iradesiyle, kadınların öncülüğünde kurulan tarihsel bir özgürlük deneyimi olduğunu söyledi. Bu deneyimin Ortadoğu’da savaşın, mezhepçiliğin ve erkek egemenliğinin kader olmadığını gösterdiğini belirten Şeren, kadın özgürlüğünü esas alan bu toplumsal modelin cihatçı zihniyetler ve kapitalist-emperyalist sistem için tehdit olarak görüldüğünü ifade etti.

Şeren, bugün Kobanî’nin fiilen kuşatma altında olduğunu, IŞİD artığı HTŞ güçlerinin sivillerin yaşam koşullarını hedef alan saldırılarla kenti teslim almaya çalıştığını belirterek, bunun bir askeri çatışma değil, yaşamı boğma ve halk iradesini kırma girişimi olduğunu söyledi. HTŞ’nin isim ve semboller değiştirse de ideoloji ve pratik olarak IŞİD’in devamı olduğunu vurgulayan Şeren, yaşananların IŞİD’in ortadan kaldırılmadığını, yalnızca farklı biçimlerde yeniden sahaya sürüldüğünü gösterdiğini dile getirdi.

Rojava’ya yönelik saldırıların hedefinin çok kimlikli, özgür ve eşit bir yaşam ihtimali olduğunu belirten Şeren, amaçlanan şeyin Kürt halkının tarihsel varlığını tasfiye etmek ve bölgeyi tekçi, cihatçı bir yapıya teslim etmek olduğunu söyledi. Türkiye’nin Suriye politikalarını da eleştiren Şeren, sahte güvenlik söylemleriyle yürütülen askeri ve siyasi müdahalelerin barışa hizmet etmediğini, aksine yıkımı kalıcı hale getirdiğini ifade etti.

Şeren, tüm demokratik kamuoyuna Rojava halkıyla dayanışma çağrısı yaparak, bunun bir tercih değil insanlığa karşı bir sorumluluk olduğunu vurguladı. 2014’te Kobane direnişinde olduğu gibi bugün de halkların iradesinin kazanacağını belirten Şeren, “Rojava halkları yalnız değildir” sözleriyle açıklamayı sonlandırdı.

Basın açıklamasının ardından eylem olaysız şekilde sona erdi ve katılımcılar dağıldı.

 

 

İzmir’de Emek ve Demokrasi Güçlerinin Yürüyüş ve Basın Açıklamasına, Polis Ablukası. Yürüyüş Engellendi..

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Ortadoğu’da derinleşen savaş politikalarına, Rojava’da sürdüğü belirtilen sivil katliamlara ve emperyalist müdahalelere karşı Alsancak’ta sokağa çıktı. ÖSYM binası önünde toplanan kitle, Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürümek istedi ancak yürüyüş polis tarafından engellendi. Yürüyüş izni verilmeyen kitle, polis ablukası altında basın açıklaması yapmak zorunda kaldı.

Eylemde “Ortadoğu’da halkların kaderi emperyalizme ve gerici karanlığa teslim edilemez” pankartı açılırken, “Rojava direnecek, çeteler kaybedecek, insanlık kazanacak” dövizleri taşındı. Sık sık “Katil IŞİD işbirlikçi AKP”, “Rojava halkları yalnız değildir” sloganları atıldı.

Basın açıklamasını İzmir Barosu Genel Sekreteri Zöhre Dalkıran okudu. Açıklamada, emperyalizmin Ortadoğu’da bir kez daha kanlı bir senaryoyu devreye soktuğu belirtilerek, IŞİD, El Kaide ve El Nusra artığı cihatçı yapıların kadınları, çocukları ve silahsız sivilleri hedef aldığı vurgulandı. Suriye’de IŞİD ideolojisinin kendisinden olmayan tüm halklara ve inançlara karşı soykırım pratiği yürüttüğü ifade edilirken, Filistin’in yok edilmesinin ardından Suriye ve İran’da da katliamlarla bölgesel dengelerin yeniden şekillendirilmeye çalışıldığına dikkat çekildi.

Açıklamada, sivil katliamlarını çeşitli gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışan medya ve siyasal çevrelerin de bu suçların ortağı olduğu belirtilerek, HTŞ’nin emperyalist güçler tarafından desteklenen kanlı bir siyasi aparat olduğu vurgulandı. Suruç, Ankara Gar ve Atatürk Havalimanı katliamlarını gerçekleştiren zihniyetin bugün Suriye’de iktidar haline getirilmek istendiğine dikkat çekildi.

“Bizler İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri olarak halkların barış içinde, özgürce bir arada yaşama iradesini, masum sivillerin yaşam biçimlerini, dini inanışlarını, etnik kökenini, mezhebini haklı bir katliam sebebi olarak gösteren barbarlığa, vahşete, emperyalizmin kanlı eli rolünü oynayan IŞİD artıklarına karşı insanlığın, yaşam hakkının, özgürlüklerin ve barışın yanında yer aldığımızı bir kez daha duyuruyoruz.

Bizler Atatürk Havalimanı katliamı, Suruç Katliamı ve Ankara Gar Katliamı başta olmak üzere ülkemizde yaşanan onlarca katliamın sorumlularının bugün bir ülkede iktidar olduğu şartlarda neler yapabildiğini halkımızın da görmesi gerektiğini, bu güçleri desteklemenin, sırtını sıvazlamanın nasıl sonuçlara mal olduğunu kavraması gerektiğini düşünüyoruz.

Suriye’de, İran’da farklı aparatlar tarafından hayattan kopartılan masum sivillerin ölümlerinin önüne geçilmek zorundadır.

Bunu dünya devletlerinden beklemek, tüm dünyanın gözü önünde yok edilen Filistin örneği düşünüldüğünde abestir ancak halklar barışı, kardeşliği ve bir arada özgürce yaşama iradesini sahiplendiği oranda bu barbarlık çağı kapanabilecektir.

Cihatçı, IŞİD artığı silahlı güçlerin sivillere karşı eylemlerinin bir an önce sonlandırılması bugün en acil ihtiyacımızdır.

Barış ve kardeşlik bugün için en acil ihtiyacımızdır.

Birlik, mücadele ve dayanışma bugün için en acil ihtiyacımızdır.

Bu vahşete halkların son vereceğine inancımız tamdır.”

Basın açıklamasının ardından Dem Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın söz aldı. Konuşmasına kısa süre önce yaşamını yitiren Selim Sadak için başsağlığı dileyerek başlayan Akın, yaşananların yalnızca Suriye’nin değil tüm bölgenin ve Türkiye’nin geleceğini doğrudan ilgilendirdiğini söyledi.

“Bugün üzgünüz, öfkeliyiz” diyen Akın, Ortadoğu’da son yaklaşık 15 gündür çok büyük ve kritik gelişmeler yaşandığını vurguladı. Yaklaşık 11 yıldır IŞİD’e karşı verilen mücadelenin ardından ortaya çıkan halk gerçekliğinin hedef alındığını belirten Akın, Rojava’da Kürtlerin, Arapların, Alevilerin ve farklı inanç gruplarının birlikte kurduğu sistemin tasfiye edilmek istendiğini ifade etti.

Akın, “Bugün IŞİD katillerinin arkasına dizilen uluslararası güçler; Amerika, İsrail ve ne yazık ki Türkiye’nin de içinde olduğu bir ittifakla, Suriye’de halkların kazanımlarını yok etmeye çalışıyor” dedi. Halep’te çatışma yaşanmaması için geri çekilen güçlerin ardından sivillerin hedef alındığını belirten Akın, çok sayıda insanın katledildiğini, kadınların öldürüldüğünü söyledi.

“IŞİD katilleri 10 yıldır cezaevlerinde tutulan unsurlarını serbest bırakıyor, Kürt halkı başta olmak üzere tüm halklara karşı yeni bir katliam dalgası örgütleniyor” diyen Akın, bu sürecin uluslararası güçlerin desteğiyle yürütüldüğünü, Türkiye’deki siyasi iktidarın da bu tabloya sessiz kalarak sorumluluk aldığını ifade etti.

İzmir’in merkezinden açık bir uyarı yapmak istediğini söyleyen Akın, “Bu ülkede laikim, çağdaşım, barıştan yanayım diyen herkes şunu bilmelidir: IŞİD zihniyetinin desteklendiği bir Suriye hükümeti kurulursa, Türkiye’de hiç kimsenin can güvenliği kalmaz” dedi. Ankara Gar Katliamı’nı hatırlatan Akın, “103 canımızı katlettiler. Bugün o zihniyetle işbirliği yapanlar, orada hükümet kurdurmaya çalışıyor” ifadelerini kullandı.

Akın konuşmasını, “Ya katillerin safındasınız ya da halkların, barışın ve özgürlüğün yanında” sözleriyle sürdürerek, Kürt halkına yönelik düşmanlıktan vazgeçilmesi çağrısı yaptı. “Biz birlikte yaşamak istiyoruz” diyen Akın, Rojava’daki katliamları sonuna kadar protesto edeceklerini, dayanışmayı sürdüreceklerini söyledi.

Milletvekili İbrahim Akın’ın konuşmasının ardından İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, eylemi sonlandırdıklarını ve kitlenin dağılacağını duyurdu.

Konuşmaların ardından kitle, Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürümek istedi. Polis, yürüyüşe bir kez daha izin vermedi. Bunun üzerine bazı gençler ara sokaklardan barikatları aşarak sahile ve ardından caddeye çıktı. Polis, yürüyen gruba sert biçimde müdahale etti.

Müdahale sırasında İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şube Yöneticisi Avukat Nazlı Turan ile Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) İzmir Şube Yöneticisi Avukat Hanım Çelik’in polis tarafından darp edildiği  ve  altı kişinin  darp edilerek gözaltına alındığı öğrenildi.

Rojava’ya Yönelik Saldırılar İzmir Alsancak’da Emek ve Demokrasi Güçleri Tarafından Protesto Edildi..

Rojava  bölgesinde yaşayan Kürtlerin yaşam hakkı ve güvenliğine yönelik saldırılar, zorla yerinden etme politikaları ve halkların iradesini yok sayan  savaş konsepti   İzmir’de Alsancak Garı önünde, emek ve demokrasi güçlerinin katılımıyla protesto edildi. Eylem öncesinde Alsancak Garı ve çevresi demir bariyerler ve yoğun polis gücüyle abluka altına alındı. Yürüyüş yapılarak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yapılmak istenen basın açıklaması polis tarafından engellendi.

Polis ablukası altındaki katılımcılara yönelik kışkırtıcı ve provokatif sloganlar ve sataşmalar çevik kuvvet polislerinin gözü önünde yapılırken, eylemciler soğukkanlılığını koruyarak provokasyonları boşa çıkardı.

“Rojava yalnız değildir, saldırılar durdurulsun” pankartı ve “Stop the genojide Rojava”, “Rojava direnecek çeteler kaybedecek” dövizlerinin taşındığı  Basın açıklaması gergin bir ortamda ve abluka altında yapıldı. Açıklamanın ardından katılımcılar kısa bir süre oturma eylemi gerçekleştirdi. Eylem, herhangi bir olumsuzluk yaşanmadan sona erdi.

Basın açıklamasının Türkçe metni, çağrıcı kurumlar adına  Halkların Demokratik Kongresi (HDK) İzmir Meclisi’nden Vezan Karabulut,  Kürtçesini Tevgera Jinên Azad (TJA) aktivisti Emine Bozdağ  okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Rojava Yalnız Değildir!

Rojava’ya Yapılan Saldırılar Derhal Durdurulsun…

Bugünlerde dünyanın dört bir yanında, hukukun ve insan haklarının yok sayıldığı, savaşın ise olağan bir yönetim biçimi hâline getirildiği tarihsel bir eşikten geçmekteyiz. Küresel sistem, kendi krizini halkların iradesini yok sayarak, halkları katlederek ve halkları binlerce yıllık yaşam yerlerinden ederek yapmaktadır. Bu yönelim tesadüfi değildir. Daha fazla savaş, daha fazla göç ve daha fazla yoksulluk bilinçli olarak yapılmaktadır. Tarih bize krizlerin savaşla çözülemeyeceğini göstermiştir. Savaş yalnızca felaketi büyütür. Buna rağmen aynı yöntemlerde ısrar edilmesi, yaşanan yıkımın bir sonuç değil, bir tercih olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Ortadoğu, bu tercihin en ağır sonuçlarının yaşandığı coğrafyadır. Bugün bölgede yürütülen savaşlar, klasik askeri çatışmalar değildir. Sorumluluğun dağıtıldığı, şiddetin taşeronlaştırıldığı yeni bir savaş düzeni devreye sokulmaktadır. Devletler, doğrudan hesap vermemek için cihatçı ve paramiliter yapıları sahaya sürmekte; bu yapılar aracılığıyla toplumsal dokular parçalanmakta, suçlar görünmez kılınmaktadır. Bu düzende halklar yalnızca hedef değildir; aynı zamanda susturulması gereken bir engel olarak görülmektedir.

Rojava’ya yönelik saldırılar, bu savaş politikalarının en açık örneklerinden biridir. Bugün Rojava’da yaşananlar, yerel bir çatışmanın sonucu değil; uluslararası ve bölgesel güçlerin çıkar hesapları doğrultusunda şekillenen planlı bir yıkım sürecidir. Kürt halkının hedef alınmasının nedeni çok açıktır: Rojava’da ortaya çıkan irade, emperyalist planlara boyun eğmeyen, yönlendirilemeyen ve teslim alınamayan bir halk gerçekliğini temsil etmektedir.

Rojava; Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin, Türkmenlerin; Alevilerin, Ezidilerin, Hristiyanların ve Sünnilerin ortak iradesiyle, kadınların öncülüğünde kurulan tarihsel bir özgürlük deneyimidir. Bu deneyim, Ortadoğu’da savaşın, mezhepçiliğin ve erkek egemenliğinin kader olmadığını göstermiştir. Tam da bu nedenle Rojava yalnızca askeri değil, ideolojik olarak da hedef alınmaktadır.

Bugün Kobanî fiilen kuşatma altındadır. DAİŞ artığı HTŞ güçleri, sivillerin yaşam koşullarını hedef alan saldırılarla kenti teslim almaya çalışmaktadır. Bu, askeri bir çatışma değildir. Bu, yaşamı boğma girişimidir. Bu, halk iradesini kırma politikasıdır.

HTŞ gerçeği açıktır.

İsimler değişmiş olabilir.

Bayraklar yenilenmiş olabilir.

Ancak bu yapı, ideolojisi ve pratiğiyle DAİŞ’in devamıdır.

2025 itibarıyla Suriye’de yaşananlar, DAİŞ’in ortadan kaldırılmadığını; yalnızca farklı biçimlerde yeniden sahaya sürüldüğünü göstermektedir. Bu süreklilik, savaşın bitirilmek istenmediğini; kontrollü biçimde sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır.

Rojava’ya yönelik saldırıların hedefi artık gizlenemez durumdadır. Amaç yalnızca bir bölgenin kontrolü değildir. Amaç; Kürt halkının tarihsel varlığını tasfiye etmek, Rojava’yı Kürtsüzleştirmek ve bölgeyi tekçi, cihatçı ve karanlık bir yapıya teslim etmektir. Çok kimlikli, özgür ve eşit bir yaşam ihtimali bu düzen açısından kabul edilemezdir.

Kürt halkı yüzyıllardır inkâr, imha ve asimilasyon politikalarının hedefi olmuştur. Ortadoğu’da egemen kılınan tekçi ulus-devlet anlayışı, her karşılaşmada savaş ve şiddet üretmiştir. Kürt halkının direnişi ise bu yapının gerçek yüzünü her defasında açığa çıkarmıştır. Bu hakikatin görünür hâle gelmesi, saldırıların daha da sertleşmesine yol açmaktadır.

Rojava’da kadın özgürlüğünü esas alan, çocukların geleceğini önceleyen, gençlerin söz ve karar sahibi olduğu toplumsal model; cihatçı zihniyetler ve onları kullanan güçler için varoluşsal bir tehdittir. Bu nedenle siviller hedef alınmakta, demografik yapı zorla değiştirilmeye çalışılmakta ve halklar yerinden edilmektedir. Bu tablo, açık biçimde insanlığa karşı suç niteliği taşımaktadır.

Kürt halkının IŞİD’e karşı yürüttüğü mücadele, hiçbir zaman pazarlıkların konusu olmamıştır. Bu mücadele; kadınların köleleştirildiği, çocukların katledildiği, halkların kimlikleri nedeniyle yok edilmek istendiği bir barbarlığa karşı insanlığın savunma mücadelesidir. Kürt halkı bu süreçte yalnızca kendisi için değil, tüm halklar için bedel ödemiştir. Bu mücadelenin yok sayılması, insanlığın ortak hafızasına yönelmiş bir saldırıdır.

Türkiye’nin Suriye ve Rojava politikaları bu yıkım tablosundan bağımsız değildir. Güvenlik söylemiyle sürdürülen askeri ve siyasi müdahaleler, halkların iradesini hedef almakta; savaşı derinleştirmektedir. Bu yaklaşım barışa hizmet etmemekte aksine yıkımı sürekli hâle getirmektedir.

Bugün emperyalist merkezlerin, özellikle ABD eksenli politikaların tercihi açıktır: kriz karşısında demokrasiyi değil savaşı, halk iradesini değil sömürü düzenini devreye sokmaktadır. Diplomasi, sahadaki yıkımı perdeleyen bir araç hâline getirilmiştir. Buradan tüm demokratik kamuoyuna açık çağrımızdır:

Rojava halkıyla dayanışma, bir tercih değil; insanlığa karşı bir sorumluluktur.

Çünkü şu anda Rojava’da yaşanılanlar bir güvenlik meselesi değil, bir tasfiye politikasıdır. Bu bir çatışma değil, bir kuşatmadır. Bu bir geçici durum değil, bilinçli bir yönelimdir.

Hepimiz biliyoruz ki; Halkların iradesine dayanan bir direniş yenilmez. Ki bunu 2014 yılında Kobane direnişinde gördük. Halkların iradesi ile IŞİD barbarlığı durduruldu. Savaş, inkâr ve cihatçı karanlık kaybetti. Dün olduğu gibi bugünde Halkların iradesi kazanacak. Rojava’da özgürlük, eşitlik ve barış mücadelesi kazanacaktır

Savaşa hayır, barış hemen şimdi!

Yaşasın halkların eşitliği!

Bijî Aşitî!

 

Rojava’ya yönelik saldırıları ve katliam politikalarını reddediyoruz

Rojava halkları yalnız değildir

Kobanî teslim olmayacak!

Kobanî onurumuzdur!

Yaşasın rojava direnişi!

Yaşasın halkların eşitliği ve kardeşliği!

Emperyalist savaş düzenine karşı halkların direnişi kazanacak!

 

KURUM İSİMLERİ

DEM PARTİ

DEVRİMCİ PARTİ

DOSTLUK VE KÜLTÜR DERNEĞİ

DEMOKRATİK BÖLGELER PARTİSİ

EMEKÇİ HAREKET PARTİSİ

EMEP

EZİLENLERİN SOSYALİST PARTİSİ

EMEKLİLER MECLİSİ SENDİKASI

HALKEVLERİ

ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ

DEMOKRATİK ALEVİLER DERNEĞİ

HALKLARIN DEMOKRATİK KONGRESİ

İZMİR DERSİM KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ

KALDIRAÇ

KIZIL PARTİ

KÖZ

ODAK

ÖZGÜR BARETLİLER

ÖZGÜR HUKUKÇULAR DERNEĞİ

SOSYALİST DEMOKRASİ HAREKETİ

SOSYALİST EMEKÇİLER PARTİSİ

SOSYALİST MÜCADELE İNSİYATİFİ

SOSYALİSTLER PARTİSİ

TEWJERA JINEN AZAD (TJA)

TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK PARTİSİ

YEŞİL SOL PARTİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Grev ve Direniş Pancar’a Taşındı: Temel Conta İşçileri Mücadeleyi Sürdürüyor

İzmir’in Kemalpaşa ilçesinde faaliyet gösteren Temel Conta fabrikasında yaklaşık 408 gündür devam eden işçi direnişi, işverenin makineleri devlet koruması eşliğinde Pancar’daki fabrikaya taşıması üzerine yeni bir boyut kazandı. İşçiler, yaşanan bu gelişmenin ardından grev çadırlarını da Pancar’daki Temel Conta fabrikası önüne taşıyarak direnişlerini burada sürdürme kararı aldı.

Bugün Pancar’da bir araya gelen emek ve demokrasi güçleri, Temel Conta işçileriyle dayanışmak amacıyla fabrika önünde toplandı. Türk-İş 3. Bölge Temsilciliği, sendikalar, kitle örgütleri, siyasi partiler ve devrimci kurum temsilcilerinin katıldığı buluşmada basın açıklaması gerçekleştirildi. Açıklamalarda işçilerin taleplerinin haklılığına dikkat çekilirken, yaşananların grev hakkına yönelik açık bir saldırı olduğu vurgulandı.

“Grev Çadırını Söküp Pancar’a Getirdik”

Basın açıklamasında konuşan Türk-İş Ege Bölge Temsilcisi Hayrettin Çakmak, makinelerin taşınması sürecinde yaşananlara sert tepki gösterdi. Çakmak, kolluk kuvvetleri eşliğinde yapılan taşınma sırasında 17 kadın işçinin tartaklandığını belirterek şunları söyledi:

“Kolluk kuvvetlerini kullanarak kadın emekçilerimizi ötekileştirerek, makinelerimizi, tezgâhlarımızı söktüler ve buraya taşıdılar. Ama bir şeyi unuttular: Emekçi kardeşlerimizi orada bıraktılar.

Biz hiçbir şeyi unutmayız, unutturmayız. Bu yüzden grev çadırımızı da söktük ve buraya getirdik.”

Artık adalet istediklerini ve masada çözüm aradıklarını ifade eden Çakmak, Temel Conta yönetimine çağrıda bulunarak, toplu sözleşme masasına oturulmasını istedi. Çakmak, “Biz üzüm yemek istiyoruz, bağcıyı dövmek istemiyoruz. Üretmek istiyoruz, ülke ekonomisine zarar vermek istemiyoruz” dedi.

Bu Mücadele Sadece Bir Fabrikanın Değil”

Dayanışma buluşmasında konuşan Petrol-İş Sendikası Aliağa Şube Başkanı Hasan Toptan ise Temel Conta direnişinin artık yalnızca bir işyeri uyuşmazlığı olmadığını vurguladı. Toptan, yaşanan süreci şöyle değerlendirdi:

“Temel Conta işçilerinin 408 gündür sürdürdüğü bu onurlu mücadele, emeğe, örgütlenme hakkına ve anayasal haklara karşı yürütülen açık bir saldırının adıdır. Grev çadırının yerinin değiştirilmesi, direnişi görünmez kılma ve işçiyi yalnızlaştırma girişimidir.”

Grev kırıcı uygulamaların açıkça suç olduğunu belirten Toptan, makinelerin taşınmasının grev kırıcılığı anlamına geldiğini ve anayasanın açıkça ihlal edildiğini ifade etti. Devlete ve hükümete de seslenen Toptan, grev hakkının yalnızca kâğıt üzerinde bırakılmaması gerektiğini söyledi.

 Halaylar, Sloganlar ve Dayanışma Mesajları

Basın açıklamalarının ardından alanda sık sık “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “Direnen işçiler yenilmez”, “Çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacağız” sloganları atıldı. Direniş halayları çekilirken, alanda coşkulu ve kararlı bir atmosfer hâkimdi.

İmece-Der’den dört kişinin de katıldığı dayanışma ziyaretinde, işçilere mücadelede yalnız olmadıkları mesajı verildi. Katılımcılar, Temel Conta işçilerinin taleplerinin tüm işçi sınıfının talepleri olduğunu vurguladı.

“Grev Çadırı Burada, Direniş Devam Ediyor”

Temel Conta işçileri, baskılara, taşınma girişimlerine ve grev kırıcı uygulamalara rağmen mücadeleden vazgeçmeyeceklerini belirtti. Pancar’daki fabrika önüne kurulan grev çadırında direnişin süreceği ifade edilirken, işçiler destek veren tüm sendikalara, siyasi partilere, kitle örgütlerine ve emek dostlarına teşekkür etti.

Temel Conta direnişi, Pancar’da da grev çadırıyla, dayanışmayla ve kararlılıkla devam ediyor.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Hrant Dink’i Katledilişinin 19. Yılında Andı: “Adalet Sağlanmadan Bu Dava Kapanmaz”

 

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’i katledilişinin 19’uncu yılında Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde düzenlenen basın açıklamasıyla andı. Anmada faşizme, cezasızlığa ve siyasi cinayetlere karşı  mücadelenin önemine  vurgu yapıldı. .

Anmaya katılanlar, “Faşizme inat kardeşimsin Hrant” pankartı açarken, “Türk  Kürt Ermeni yaşasın halkların kardeşliği”, “Ji boa Hrant, ji bo dad ê” (Hrant için, adalet için) ve “Buradayız Ahparig” dövizleri taşıdı. Eylem boyunca “Faşizme karşı omuz omuza”, “Karanlığa teslim olmayacağız”, “Susma sustukça sıra sana gelecek” ve “Faşizme inat kardeşimiz Hrant” sloganları atıldı.

Basın Açıklamasını İzmir Baro Başkanı Sefa Yılmaz Okudu.

Basın açıklamasında, Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de güpegündüz sokak ortasında katledildiği hatırlatılarak, bu cinayetin münferit olmadığı, halkların kardeşliğini savunan bir sosyalistin hedef alınarak öldürüldüğü vurgulandı.

Açıklamada Hrant Dink’in hafızalara kazınan sözlerine de yer verildi:

“Kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim… Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce…”

Bu sözleriyle barış ve birlikte yaşam umudunu büyüten Hrant Dink’nin, sistemli bir hedef gösterme ve linç sürecinin ardından katledildiği ifade edildi.

“Cinayete Giden Yol Adım Adım Döşendi”

Basın açıklamasında, Hrant Dink’i hedef gösteren, linç eden ve hakkında açılan siyasi davalarla yıpratmaya çalışanların, cinayete giden süreci adım adım ördüğü belirtilerek, bu sürecin hiçbir aşamasında gerçek sorumluların etkin biçimde soruşturulmadığına dikkat çekildi.

Cinayet sonrası yürütülen yargı sürecinin, bir çocuk sanık ve birkaç faille sınırlandırılmak istendiği vurgulanırken, Hrant Dink’i unutmayan yüzbinlerce insanın davanın peşini bırakmadığı ifade edildi.

Aradan geçen yaklaşık 20 yıla rağmen, ülkede hiçbir demokrat, aydın ve ilerici insanın adaletin yerini bulduğuna inanmadığı dile getirildi.

Rakel Dink’in Sözleri Hatırlatıldı.

Açıklamada, Hrant Dink’in cenazesinde eşi Rakel Dink’in yaptığı tarihi konuşmaya da yer verildi:

“Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim”…

Bu sözlere atıfla, yıllar boyunca bu “karanlığın” sorgulanmaması ve yargılanmaması için devletin tüm imkânlarının seferber edildiği vurgulandı.

Resmî Raporlar ve Yargı Süreci Hatırlatıldı.

Basın açıklamasında, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Alt Komisyonu’nun 2008 tarihli raporunda, Hrant Dink’e yönelik tehlikenin kolluk kuvvetleri tarafından bilindiğinin ancak hiçbir önlem alınmadığının tespit edildiği hatırlatıldı.

İlk davada sanıkların örgüt üyeliğinden beraat ettirildiği, ancak savcının “örgüt de var, delil de var” diyerek kararı temyiz ettiği ve Yargıtay’ın bu kararı bozduğu aktarıldı.

2014’ten itibaren kamu görevlilerinin de yargılandığı davalarda, sanıkların “tasarlayarak öldürme” ve “silahlı örgüt” suçlamalarıyla karşı karşıya kaldığı belirtildi.

FETÖ’nün cinayetteki rolüne ilişkin iddiaların ise ancak 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra dikkate alındığı, cinayetin “şiddet içeren bir başlangıç eylemi” olarak tanımlandığı ifade edildi. Aralarında Fethullah Gülen, Zekeriya Öz ve Ekrem Dumanlı’nın da bulunduğu firari sanıkların dosyaya eklendiği hatırlatıldı.

85 sanıklı davada verilen müebbet, hapis ve beraat kararlarına rağmen toplum vicdanının hâlâ rahatlamadığı vurgulandı.

Ali Aydın, Metin Göktepe, Uğur Mumcu ve Onat Kutlar da Anıldı

Açıklamada, geçtiğimiz hafta öldürülen İHD İzmir Şubesi eski Eşbaşkanı Av. Ali Aydın da anıldı. Ali Aydın’ın iyi bir insan hakları savunucusu ve devrimci olduğu belirtilerek, bu cinayetin de münferit olarak görülemeyeceği ifade edildi. ” Ömrünü insanlığın kurtuluşu mücadelesine vermiş bir arkadaşımızın münferit bir cinayete kurban gittiğini düşünemeyişimizin nedenlerinden birisi Hrant’tır, birisi yine Ocak ayı içinde kaybettiğimiz Metin Göktepe, Uğur Mumcu ve Onat Kutlar’dır. Bu ülkenin aydınlık insanlarını bir bir hayattan kopartan cinayet şebekelerinin bir gün hukuk önünde gerçekten hesap verdiğini görmek için yaşıyor ve mücadeleyi sürdürüyoruz.”

“Bu Düzeni Değiştirecek Olan Emekçilerdir”

Basın açıklaması, şu sözlerle sona erdi:

“Bu ülkenin emekçileri Hrant başta olmak üzere tüm katledilen arkadaşlarımızı yattıkları yerden kaldıracak, bir daha kimsenin düşmeyeceği bir düzeni yaratacaktır.”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Hrant Dink’i katledilişinin 19. yılında sevgi, saygı ve adalet mücadelesiyle andıklarını vurguladı.

Karşıyaka Emekliler Platformu’ndan Geçim İsyanı: “20 Bin TL ile Yaşanmaz!”

Karşıyaka Emekliler Platformu, artan enflasyon, hayat pahalılığı ve yetersiz emekli maaşlarına karşı 17 Ocak 2026 Cumartesi günü Karşıyaka İZBAN İstasyonu önünde bir araya geldi. Emekliler, buradan Karşıyaka Çarşısı’na yürüyerek çarşı girişinde basın açıklaması yaptı.

Yürüyüş boyunca sık sık
“Gün gelecek devran dönecek, AKP emekçilere hesap verecek”,
“Hak verilmez alınır, zafer sokakta kazanılır”,
“Hak, hukuk, adalet”,
“Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”,
“Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”
sloganları atıldı.

Çarşı boyunca yürüyen emekliler, esnaf ve yurttaşlar tarafından yoğun alkışlarla karşılandı. Çok sayıda yurttaş yürüyüşe destek verirken, emeklilere dayanışma mesajları iletildi.

 

 

Basın Açıklamasını Ömer Seyfettin Atılgan Okudu

Çarşı girişinde yapılan basın açıklamasını Karşıyaka Emekliler Platformu adına Ömer Sefettin Atılgan okudu. Atılgan, emeklilerin yıllarca alın teriyle bu ülkeyi ayakta tuttuğunu belirterek, bugün emeklilerin açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşamaya mahkûm edildiğini söyledi.

Atılgan açıklamasında, TBMM’ye sunulan iktidar teklifine dikkat çekerek, en düşük emekli aylığının Ocak 2026 itibarıyla 20.000 TL’ye çıkarılmasının, mevcut 16.881 TL’ye göre yaklaşık %18,48 artış anlamına geldiğini ancak bunun emeklilerin gerçek alım gücü kaybını karşılamaktan uzak olduğunu vurguladı.

“Maaşlarımız Enflasyon Karşısında Eriyor”

Basın açıklamasında Aralık 2025 verileri hatırlatılarak, emeklilerin yaşadığı derin yoksullaşma somut rakamlarla ortaya kondu:

  • TÜİK’e göre yıllık resmi enflasyon: %30,89

  • ENAG’a göre yıllık gerçek enflasyon: %56,14

  • Gıda enflasyonu: %55–65

  • En düşük emekli maaşı (mevcut): 16.881 TL

  • Açlık sınırı (TÜRK-İŞ, Aralık 2025 – 4 kişilik aile): 30.143 TL

  • Yoksulluk sınırı (TÜRK-İŞ, Aralık 2025): 98.188 TL

  • Bayram ikramiyesi (2025): 4.000 TL

  • İlaç fiyatları: Yıllık ortalama %60–80 zamlandı

Açıklamada, önerilen 20.000 TL’lik emekli maaşının, açlık sınırının 10.143 TL altında kaldığına dikkat çekilerek, bu ücretle temel yaşam ihtiyaçlarının karşılanmasının mümkün olmadığı vurgulandı.

“Bütçe Var, Emekliye Yok” Tepkisi

Basın açıklamasında, kamu bütçesinin farklı alanlara aktarılırken emeklilerin geçim sorununa kalıcı ve adil çözümler üretilmemesinin toplumsal bir adaletsizlik olduğu ifade edildi. Sağlık katkı paylarının artması, ilaç fiyatlarındaki yüksek zamlar ve düşük bayram ikramiyeleri emeklilerin yaşamını daha da zorlaştıran başlıca unsurlar olarak sıralandı.

Emekliler Taleplerini Sıraladı

Karşıyaka Emekliler Platformu, açıklamanın devamında taleplerini kamuoyuyla paylaştı:

  • En düşük emekli maaşı asgari ücret seviyesine (en az 28.075 TL) çıkarılmalı ve otomatik olarak enflasyona endekslenmeli,

  • Bayram ikramiyeleri asgari ücret düzeyine yaklaştırılmalı,

  • Sağlıkta tüm katkı payları kaldırılmalı,

  • Banka promosyonları güncellenmeli ve emeklilere adil pay verilmeli,

  • Emekli sendikaları tanınmalı, toplu sözleşme ve görüşme hakkı güvence altına alınmalı.

  • Dayanışma Çağrısı

Basın açıklamasında son olarak, geçinememe noktasına gelen emeklilerin sabrının tükendiği vurgulandı. Emekliler; işçilere, gençlere, kadınlara ve tüm duyarlı yurttaşlara dayanışma çağrısı yaparak, “Birlikte daha güçlü olacağız” mesajı verdi.

Eylem, alkışlar ve sloganlarla sona erdi.

Hak Savunucularından Ortak Çağrı: “Ali Aydın Cinayeti Aydınlatılsın, Cezasızlık Son Bulsun”

İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İzmir Şubesi, Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) İzmir Şubesi ve Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, İHD İzmir Şube binasında ortak bir basın açıklaması düzenledi. Açıklamada, 14 Ocak 2026’da İzmir’in Çiğli ilçesinde öldürülen insan hakları savunucusu ve İHD İzmir Şubesi önceki dönem Eş Başkanı Av. Ali Aydın’ın cinayetinin tüm yönleriyle aydınlatılması çağrısı yapıldı.

Ortak açıklama, hak savunucuları adına İHD İzmir Şube Eşbaşkanları Ahmet Rodi Polat ve Zilan Gümüş tarafından okundu. Açıklamada, Ali Aydın’ın öldürülmesinin “münferit bir adli vaka” olarak ele alınamayacağı vurgulanarak, olayın siyasi ve örgütlü boyutlarının da soruşturulması gerektiği ifade edildi.

“Canavarca hisle öldürüldü”

Basın açıklamasında, 69 yaşındaki Av. Ali Aydın’ın 14 Ocak 2026 sabahı Çiğli’de yürüyüş yaptığı güzergâhta canavarca hisle öldürülmüş halde bulunduğu hatırlatıldı. Olayın ardından M.D.E. (30) isimli bir şüphelinin gözaltına alındığı ve cinayeti işlediğini kabul ettiği belirtilirken, Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturma hakkında gizlilik kararı aldığı bilgisi paylaşıldı.

Açıklamada, ilk etapta olayın basit bir adli vaka gibi sunulmaya çalışıldığı ancak Ali Aydın’ın yaşamı, kimliği ve yürüttüğü insan hakları mücadelesi dikkate alındığında ciddi soru işaretlerinin bulunduğu ifade edildi. Aydın’ın uzun yıllar boyunca insan hakları alanında faaliyet yürüttüğü, Alevi kimliğiyle ve hak ihlallerine karşı mücadelesiyle bilinen bir isim olduğu hatırlatılarak, saldırının “rastlantısal” olmadığına dair kaygıların güçlü olduğu belirtildi.

“İHD tarihinde öldürülen 27. hak savunucusu”

Açıklamada, Türkiye’de insan hakları savunucularının uzun yıllardır baskı, tehdit ve saldırılara maruz kaldığına dikkat çekildi. İHD’nin 1986’daki kuruluşundan bu yana 26 üyesinin çeşitli saldırılarda yaşamını yitirdiği, Ali Aydın’ın ise bu uğurda öldürülen 27. kişi olduğu vurgulandı.

Vedat Aydın’dan başlayarak 1990’lı yıllarda öldürülen İHD üyelerine, 2015 yılında Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin katledilmesine uzanan süreç hatırlatıldı. Açıklamada, bu cinayetlerin büyük bölümünde faillerin ya hiç bulunamadığı ya da yargılamaların gerçek sorumluları açığa çıkarmadan sonuçlandığı belirtildi. Tahir Elçi davasında, polisler hakkında “ölümcül atışın kimin tarafından yapıldığının tespit edilemediği” gerekçesiyle beraat kararı verilmesi, cezasızlığın simgesi olarak gösterildi.

Hak savunucuları, bu cezasızlık ortamının yeni saldırıları teşvik ettiğini vurgulayarak, saldırıların amacının insan hakları mücadelesini sindirmek olduğunu ifade etti. Ancak açıklamada, bu saldırıların mücadeleyi durdurmayacağı, aksine kararlılığı güçlendirdiği dile getirildi.

“Tek bir meczubun eylemi söylemi kabul edilemez”

Basın açıklamasında, Ali Aydın cinayetiyle ilgili olarak geçmişteki pek çok siyasi cinayette olduğu gibi “tek bir meczubun eylemi” söyleminin üretildiğine dikkat çekildi. Şüphelinin adliye koridorlarında, hastanede ve soruşturmanın çeşitli aşamalarında attığı sloganlar ile kullandığı ifadelerin, cinayetin siyasal bir arka planı olabileceğine dair güçlü kaygılar yarattığı belirtildi.

Bu noktada, 2021 yılında İzmir’de HDP İl binasında öldürülen Deniz Poyraz davası hatırlatıldı. Açıklamada, Deniz Poyraz cinayetinde de olayın arka planının araştırılmadığı, davanın “münferit” bir saldırı gibi ele alındığı ve bu duruma karşı davayı izleyen avukatların sert tepkiler gösterdiği anımsatıldı.

Hak savunucuları, Ali Aydın cinayetinde de benzer bir senaryonun tekrarlanmasına izin vermeyeceklerini vurgulayarak, şüphelinin yalnızca “adli vaka” olarak sunulmasına karşı uyarıda bulundu. Ali Aydın’ın ailesinin dile getirdiği “Bu saldırı bireysel değildir, arkasındaki kişiler ortaya çıkarılsın” çağrısının sonuna kadar desteklendiği ifade edildi.

“Baskı iklimi saldırılara zemin hazırlıyor”

Açıklamada, Türkiye’de insan hakları savunucularının yalnızca düşüncelerini açıkladıkları ya da hak ihlallerini görünür kıldıkları için yargılandıkları, gözaltına alındıkları ve çeşitli engellemelerle karşılaştıkları belirtildi. 2022 yılı verilerine göre en az 4 bin 819 hak savunucusunun yargısal veya idari taciz, fiziksel şiddet, tehdit ya da hedef göstermeye maruz kaldığı bilgisi paylaşıldı.

Bu baskı ortamının, insan hakları mücadelesini suç gibi gösterdiği ve savunucuları korumasız bıraktığı vurgulandı. Ali Aydın’ın da yıllarca bu baskılara karşı mücadele ettiği belirtilerek, öldürülmesinin mevcut politik iklimden bağımsız değerlendirilemeyeceği ifade edildi.

Dört maddelik çağrı

İHD İzmir Şubesi, yaşanan saldırının ardından taleplerini şu başlıklar altında sıraladı:

  • Etkili ve şeffaf soruşturma yürütülmesi: Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, gizlilik kararını gerçeği karartmak için değil failleri ortaya çıkarmak için kullanması, delillerin eksiksiz toplanması çağrısı yapıldı.

  • Tek fail varsayımından vazgeçilmesi: Olayın münferit bir hadise olarak ele alınmaması, azmettirenler ve olası örgütlü yapılar varsa açığa çıkarılması istendi.

  • Hak savunucularının korunması: Devletin, insan hakları savunucularının can güvenliğini sağlama yükümlülüğünü yerine getirmesi, nefret söylemleri ve hedef göstermelerin engellenmesi talep edildi.

  • Cezasızlığın sona erdirilmesi: Yargının yalnızca tetikçiyi değil, varsa arkasındaki güçleri de ortaya çıkararak adaleti tesis etmesi çağrısında bulunuldu.

“Bu davanın takipçisi olacağız”

Açıklamanın sonunda, Ali Aydın’ın öldürülmesinin yalnızca bireysel bir suç olmadığına dair şüphelerin sürdüğü vurgulandı. Hak savunucuları, arka plandaki karanlık motivasyon aydınlatılana kadar davanın takipçisi olacaklarını ilan etti.

Ali Aydın’ın ailesine, sevenlerine ve tüm insan hakları camiasına başsağlığı dilenirken, “Hakikat ortaya çıkana, adalet yerini bulana kadar vazgeçmeyeceğiz” denildi. Açıklama, “Ali Aydın için adalet istiyoruz. Karanlık değil, aydınlık kazanacak” sözleriyle sona erdi.

Av. Ali Aydın Son Yolculuğuna Uğurlandı. Dersim’in Asi Rüzgârı, İnsanlığın Onuru Seninle Olsun…

İnsan Hakları Derneği eski başkanı, eski İnsan Hakları Derneği Ege Bölge Temsilcisi, Eşit Haklar İçin İzleme Derneği Yönetim Kurulu üyesi, sosyalist ve yaşamını hak mücadelesine adamış bir hukukçu olan Av. Ali Aydın, insanlık dışı ve vahşi bir saldırı sonucu katledildi. Hukuka, barışa ve insan onuruna adanmış bir yaşamın böylesi karanlık bir cinayetle sonlandırılması, yalnızca sevenlerinde değil, toplumun vicdanında da derin bir yara açtı. Av. Ali Aydın, gözyaşları, öfke ve yükselen adalet talebi eşliğinde son yolculuğuna uğurlandı.

Av. Ali Aydın için ilk anma töreni ve basın açıklaması Karşıyaka Adliyesi önünde gerçekleştirildi. Çok sayıda avukatın yanı sıra siyasi parti temsilcileri, demokratik kitle örgütleri ve yurttaşların katıldığı törende, adliye önünde toplanan kalabalık tek bir gerçeğe dikkat çekti: Bu cinayet yalnızca bir kişiye değil, hak mücadelesine, hukuka ve toplumsal barışa yönelmiş açık bir saldırıdır. Yapılan açıklamalarda, bu vahşi eylemin cezasızlıkla geçiştirilemeyeceği vurgulandı.

Törende konuşan İzmir Barosu Başkanı Av. Sefa Yılmaz, Av. Ali Aydın’ın mesleğini hiçbir zaman yalnızca bir iş olarak görmediğini ifade ederek, onun yaşamını adalete adadığını söyledi. Yılmaz, “Ali, adalet duygusunu hayatının merkezine koymuş bir hak savunucusuydu. İyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir öğretmen ve her şeyden önce onurlu, vicdanlı bir insandı” dedi. Ali Aydın’ın her koşulda barışı savunduğunu belirten Yılmaz, baskıya, tehdide ve karanlığa boyun eğmeyen bir duruş sergilediğini vurguladı.

Cinayetin işlendiği ilk andan itibaren İzmir Barosu’nun süreci yakından takip ettiğini belirten Yılmaz, şüphelinin tutuklanmış olmasının adaletin sağlandığı anlamına gelmediğini dile getirdi. Olayın aydınlatılması için hâlâ yanıtlanmamış birçok soru bulunduğunu ifade eden Yılmaz, bu cinayetin sıradan bir adli vaka olarak ele alınamayacağını söyledi. Geçmişte benzer biçimde işlenen ve tam anlamıyla aydınlatılamayan cinayetlerle örtüşen yönler bulunduğuna dikkat çeken Yılmaz, soruşturmanın tüm yönleriyle, eksiksiz, şeffaf ve derinlemesine yürütülmesi taleplerini Cumhuriyet Başsavcılığına ilettiklerini açıkladı.

Konuşmasında cinayeti sert sözlerle kınayan Yılmaz, hukuku savunanlara yönelen bu tür saldırıların adalet mücadelesini durduramayacağını vurgulayarak, “Bu karanlık şiddet bizi korkutamaz, susturamaz. Hak, özgürlük ve barış mücadelesi bu cinayetle sona ermeyecek. Ali’nin inandığı yoldan, adalet talebimizden asla vazgeçmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Av. Ali Aydın için Evka 2 Cemevi’nde düzenlenen ve yoğun katılımla gerçekleşen cenaze töreninde konuşan Aydın’ın eşi Kızbes Aydın, “O, mazlumun yanında, hak ve hukuk mücadelesi veren biriydi. Bu saldırı bireysel bir saldırı değildir. Bu müptezelin arkasındaki gücü açığa çıkarmak için hep birlikte mücadele edelim. Ali Aydın’a saldırı halka saldırıdır. İnsan ve kadın haklarına saldırıdır. Mücadele veren bütün kardeşlerimiz gerçeğin açığa çıkması için mücadele vermelidir. Herkes bu işin peşinde olsun. Bu müptezeli kullananlar ortaya çıkartılsın. Ali hep mazlumları savunuyordu. Onun bir suçu yoktu” dedi.

Ardından konuşan İHD Onursal Başkanı Akın Birdal da “Bu sadece bir müptezelin yaptığı cinayet değildi. Bu yine devletin bir suçudur. Uyuşturucunun bu kadar yaygınlaşması devletin politikası haline getirilmişse her türlü acılar yaşanılabilir. Aydın, insan hakları ve adalet savunucusu. Aydın’ı bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Ali Aydın, eşit ve özgür bir hayalin yolcusuydu. Çok üzgünüz. İnsan hakları mücadelesine 26 arkadaşımızı kaybettik Ali Aydın 27’ncisi oldu. Onun yarım kalan mücadelesini sürdüreceğiz” dedi.

Av. Ali Aydın için Evka 2 Cemevi’nde düzenlenen ve yoğun katılımla gerçekleşen cenaze töreninin ardından, Ali Aydın Yeni Çiğli Mezarlığı’nda toprağa verildi. Ardında derin bir yas, büyük bir öfke ve büyüyerek yükselen bir adalet talebi bırakan bu cinayet, hukukçulara ve topluma yönelen şiddet karşısında daha güçlü bir dayanışmanın ve kararlı bir adalet mücadelesinin zorunluluğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

 

 

Karanlığın Eli Aydınlığı Engelleyemez. Ali Aydın Bizlerle..

Sevgili  mücadele arakadaşımız, yoldaşımız Ali Aydın,

22 Ocak 1957 tarihinde  Dersim’de doğdu. Mersin  Öğretmen Okulu 1975 dönemi mezunuydu. 1980 öncesi dönemde “Halkın Kurtuluşu-Yurtsever Devrimci Öğretmen (YDÖ)” hareketi içinde yer alan, yaşamını baştan sona halktan, emekten, hak ve özgürlüklerden yana kurmuş bir mücadele insanıydı.

Kazım Karabekir Öğremen Okulu mezunu, Eski İzmir Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı Kızbes Seyhan ile evli olan Ali Aydın’ın biri kız iki yetişkin evladı var.

Meslek yaşamı boyunca Kars merkez ve Sakarya’da öğretmen olarak çalıştı. Bilgisini, emeğini ve yüreğini çocuklara, halka adadı. 1999 Depremi sonrasında İzmir’e yerleşti ancak nerede yaşarsa yaşasın, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi onun için hep yaşamın asli parçası oldu.

Mücadeleyi yalnızca geçmişinde bırakmadı. Yıllar sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi, avukat oldu. Hukuku, bir kariyer aracı değil ezilenlerin, mağdurların ve hakları gasp edilenlerin savunma hattı olarak gördü. Emekliliğine rağmen aktif mücadeleden hiç kopmadı.

Eğitim Sen İzmir 2 No’lu Şube’de 2008-2011   döneminde  Eğitim  Sekreteri  ve 2011-2014 döneminde ise Özlük Hakları ve Hukuk Sekreterliği görevini üstlendi.

Uzun yıllar İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi yönetim organlarında yer aldı ve Ege bölge temsilciliği yaptı. 2023–2025 döneminde İHD İzmir Şubesi Eş Başkanı olarak görev yaptı.

Çağdaş Hukukçular Derneği üyesiydi. İnsan hakları ihlallerini ısrarla takip eden, adalet arayışından asla geri durmayan bir hukukçuydu. Eşit Haklar İçin İzleme Derneği’nde de yönetim kurulu üyesiydi.

Ne yazık ki Ali Aydın,14 Ocak 2026 Çarşamba sabahı, İzmir EVKA 2 de ormanlık alanda yürüyüş yaparken saldırıya uğradı, başı taşla ezilerek vahşice katledildi.

Katilin abisinin ihbarı üzerine yakalanan failin, sonrasında dosya hakkında gizlilik kararı bulunduğu bilgisini edindik.

Ali Aydın yalnızca bir insan hakları savunucusu değil dürüstlüğüyle, mütevazılığıyla, ilkeli duruşuyla hepimize yol gösteren bir vicdan insanıydı.

Onu aramızdan alan karanlık, aslında onun temsil ettiği hakikat, adalet ve eşitlik mücadelesine saldırmıştır.

Sevgili  mücadele arkadaşımızı Perşembe (bugün) saat 15.30 da EVKA-2 Cemevi’nden alarak Harmandalı Mezarlığı’nda toprağa vereceğiz.

Acımız büyük, öfkemiz diri, sözümüz nettir:

Ali Aydın’ın eşitlik ve insan hakları mücadelesi yarım kalmayacak.

Onun adalet arayışı, bizlerin de yolumuz olmaya devam edecek.

Işıklar içinde uyu Ali Aydın…

Dersim’in asi rüzgârı, insanlığın onuru seninle olsun.