Skip to content
Hoşgeldiniz

Ortadoğu ve Suriye’de savaşa karşı barış

Siyasi iktidarın iç politikası ile dış politikası birbirine bağlıdır. Dış politika iç politikanın aynasıdır. Siyasi iktidar iç politikaları OHAL’e dayanarak oluşturdu, parlamento işlevsiz kılındı, ülke kararnameler ile yönetilir duruma getirildi.

Temel hak ve özgürlükler, kadrolu çalışma, iş güvencesi, bağımsız yargı, yargı güvencesi, ceza evleri, vb. iktidarın her gün güncelleştirme politikalarıyla yeni biçimler almakta. İç politikanın yansıması olarak bölge ülkeleriyle kaos ve savaş politikası izlenmekte.

AKP’nin dış politikaları on beş yıllık süreçte içeride islami politikalarla iç içe uygulandı. Din, devlet politikalarını belirleyici oldu. Toplumsal yaşamın her alanında, devlet örgütlenmesi kurumları ve kadro atamalarıyla birlikte dönüştürülürken, komşu ülkelerle de savaş politikası izlendi.

İktidar, Irakta izlediği yanlış politikaları Suriye’de sürdürdü. Ortadoğu’da ABD emperyalizminin savaş politikaları karşısında bu savaşın parçası olacak politikalar uyguladı; Emperyalistlerin savaş ve yağma politikası zaten Ortadoğu’yu bir savaş cenderesine çevirmiş, kimin eli kimin cebinde belli olmayan kaotik bir savaş ortamı  yaratmıştı. Uyguladıkları politikalarla Türkiye’yi Orta Doğu’daki örtülü savaşın bileşeni durumuna getirdiler. AKP'nin Suriye’ye yönelik örtülü savaş politikaları,beslediği silahlı örgütlerle birlikte savaşı tırmandırdı; kaosun ve savaşın tarafı durumuna geldi.

Siyasi iktidar gerici siyasi partilerle ittifakına yasal düzenleme de getiriyor. Afrin operasyonu ile aslolarak iç siyaseti belirleme ve yükseltilen milliyeçi-şöven iklimde  2019 seçimlerinde isteklerini gerçekleştirmeyi hedefliyor. Afrin operasyonu Türkiye’de halkın yararına değildir; başka bir ülkenin topraklarına izinsiz girmek, gelecekte vahim sonuçlara yol açacaktır.

İç politikaları ve siyaseti düzenleme; seçim yasası, seçim ittifakları, siyasi partiler yasası, iç güvenlik yasaları vb. dizayn etme operasyonu; yanı sıra ÖSO ve İdlib deki cihatçılara fiilen sahip çıkarak güçlendirmek, Ortadoğu coğrafyasında yeni sorunlar da yaratacaktır.

ABD’nin ‘‘Büyük Ortadoğu Projesi’’nin eş başkanı olanlar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika politikalarıyla ABD’nin halklara uyguladığı zulüm ve zalimliğe destek oldular, yeri geldi işgal politikalarına çanak tuttular. Suriye’de tekelci kapitalizmin savaş politikalarının parçası haline geldiler, Esad’ı yıkma adına Suriye’nin iç işlerine karışarak Esad karşıtı muhalif cihatçı silahlı örgütlere destek vererek; parçalanmış ve paylaşılmış bir Suriye yaratma politikasında ABD ile birlikte yürüdüler.

Emperyal güçler Suriye’de yayılmak ve kaynaklarını paylaşmak için kıyasıya çatışmaktadır. Suriye’de Rusya ve ABD arasındaki çatışma ve paylaşım kavgasında bölgede yaşayan kürtlerin ve silahlı örgütlerinin ABD tarafından silahlandırılması üzerinden politika belirlemek, bölgede yaşayan halklarla yönelik savaş politikaları ile bataklığa girmek, çıkamamayı da içerir. Dün Suriye halkının ‘özgürlüğü üzerine’ söylev verenler, savaş politikaları ile  bölgemizde halklar arasında kırılma ve güvensizlik yaratmıştır.

Darbe ve OHAL in iki yıla yayılması ve uygulamaları, meclisin askıya alınması, her alandaki iktidar politikaları ülkemizi emperyalizmin operasyon sahası haline getirdi. Doğru politika yakın komşularımızla barış içerisinde bir arada yaşama politikasını savunmak ve komşu ülkelerin ve halkların iç işlerine karışmamaktır. Bunun için Suriye deki cihatçı örgütlerden, örtülü ilişkilerden ve savaş politikalardan uzak durulmalıdır. Sınır güvenliğinin sağlanması adına ya da farklı gerekçelerle cihatcı örgütlerle işbirliği yapılmamalı; taşeron örgüt olarak yararlanılmamalıdır. Suriye topraklarında yaşayan Kürt, Arap, Türkmen halklarıyla barış politikası izlenmeli, savaş politikalarından vazgeçilmeli; halkların kendilerini yönetme ve yazgılarını belirleme hakları tanınmalıdır. Tüm bölge ülkelerinin toprak bütünlüğü, güvenliği tüm yabancı askeri gücün o topraklardan çekilmesi, tehdit olmaktan çıkmasıyla mümkündür.

Tarih uzun süreli, sancılı, acılı da olsa, dünya halklarının ve ezilen ulusların emperyalist sömürgeci ve yeni sömürgeci yabancı boyunduruğundan kurtulmak için verdikler mücadelelerin tanığıdır.

Bölgede yaşayan halklar ABD, Rusya ve diğer emperyalist güçlerin izlediği politikalara karşı çıkmalıdır. Kürt, Arap, Türkmen ve diğer halklar yeni boyunduruklara ve insan ve doğal kaynaklarının, zenginliklerinin, alınterlerinin ve canlarının hiçe sayılmasına, yağmalanmasına izin vermemeli, emperyalizmin sadece kendi çıkarları için taktiksel manevralara girdiğini ve politikalar izlediğini görmelidir. Ortadoğu halkları esas düşmanlarının emperyalizm ve yerli gericilikler olduğunu ve bunlara karşı birleşmeleri, mücadele etmelerinin tek çıkar yol olduğunu anlamalıdır.

Suriye halklarının kendi geleceğine hiçbir emperyal güç ve ülke müdahale etmemelidir. Her müdahale yeni sorunlara ve çözümsüz yeni savaşlara halkların zenginliklerinin ve insan gücünün yitimine ve halklar arasında kin ve düşmanlıklara yol açar. Umut halkların eşitliği, özgürlüğü ve barıştır.

 

 

C.Başkanlığı’nın ve Hükümetin OHAL’i uzatma kararına karşı İzmir’de siyasi parti, kitle örgütleri, sendikalar, meslek odaları, kent konseylerinden oluşan 46 kurum ortak açıklama yaptı.

Fuar-Kültürpark İsmet İnönü Kültür Merkezi’ndeki açıklamaya kurumlardan kitlesel katılım oldu. Kurumların ortak metnini TMMOB İzmir il Koordinasyon Kurulu Sözcüsü Melih Yalçın okudu
Tam metin şu şekilde:

OHAL DEĞİL ACİL DEMOKRASİ

OHAL, HUKUKSUZ KEYFİ İHRAÇLARDIR.

OHAL, PARLAMENTONUN TASFİYESİDİR.

OHAL HALK İRADESİNİN GASPIDIR.

OHAL, HUKUKUN YOK EDİLMESİDİR.

OHAL ÖRGÜTLENME YASAKLARIDIR.

OHAL, BASININ KARARTILMASIDIR.

OHAL, ZORBALIK DÜZENİDİR.

OHAL, EMEK DÜŞMANLIĞIDIR.

OHAL, İŞSİZLİK, YOKSULLUK, PAHALILIKTIR.

OHAL, KADINLARIN YAŞAMI VE HAKLARINA SALDIRIDIR.

OHAL, TEK ADAM REJİMİDİR.

Bizler aşağıda imzası bulunan Kurum ve Kuruluşlar sonuçlarını 11 madde ile özetlediğimiz OHAL’in derhal kaldırılmasını talep ediyoruz.
16.01.2018
KURUM
DİSK EGE BÖLGE TEMSİLCİLİĞİ
KESK İZMİR ŞUBELER PLATFORMU
TMMOB İZMİR İL KOORDİNASYON KURULU
TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ
İZMİR GAZETECİLER CEMİYETİ
İZMİR KADIN PLATFORMU
İHD
TİHV
ÇHD
İZMİR DAYANIŞMA AKADEMİSİ
İZMİR DERSİM KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ
ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU İZMİR BİLEŞENLERİ
İZMİR DEMOKRATİK ALEVİ DERNEĞİ
ÖV-DER
ONBEŞLER BİRLİK VE DAYANIŞMA BİLİM VE KÜLTÜR DERNEĞİ
ODTÜ EGE MEZUNLAR DERNEĞİ
BUCA EVKA-1 KADIN KÜLTÜREVİ DERNEĞİ
EGEÇEP
İMECE-DER
TJA
KONAK KENT KONSEYİ
KARABURUN KENT KONSEYİ
BUCA KENT KONSEYİ
NARLIDERE KENT KONSEYİ
ÇEŞME KENT KONSEYİ
SEFERİHİSAR KENT KONSEYİ
KARŞIYAKA KENT KONSEYİ
BAYRAKLI KENT KONSEYİ
GAZİEMİR KENT KONSEYİ
SELÇUK KENT KONSEYİ
HDP
CHP
HDK
BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİ
EMEP
SYKP
İZMİR HALKEVİ
ESP
HTKP
SOSYALSİT GENÇLİK DERNEKLERİ FEDERASYONU
SOSYALİST KADIN MECLİSİ
YEŞİL SOL PARTİ
PARTİZAN
DEVRİMCİ PARTİ
KALDIRAÇ
SOSYALİST MECLİSLER FEDERASYONU

 

 

 

'Bu Suça Ortak Olmayacağız' metnine imza attıkları için Dokuz Eylül Üniversitesi'nde görevlerinden uzaklaştırılan barış imzacısı akademisyenlerde 3 araştırma görevlisinin sözleşmeleri uzatılmadı. İİBF'den Araş. Gör. Aydın Arı, Edebiyat Fakültesi’nden Araş. Gör. Özer Yersüren ve Mimarlık Fakültesi’nden Araş. Gör. Dilek Karabulut'un sözleşmeleri henüz yenilenmedi ve atamaları yapılmadı. Özlük haklarına ilişkin işlemler askıya alınmış durumda. Sözleşmeler yenilenmezse araştırma görevlilerinin üniversite ile ilişkisi kesilmiş olacak.

Akademisyenlere açılan soruşturma süreci ile  ilgili rektörlük önünde imzacıların üyesi olduğu Eğitim Sen İzmir Üniversiteler Şubesi ve SES İzmir Şubesi ortak açıklama yaptı. Açıklamada barış talep etmenin suç olmadığı hatırlatılarak soruşturma komisyonunun lağvedilmesi ve akademisyenlerin görevlerine dönmesi istendi. Açıklamaya Dokuz Eylül Üniversitesinden öğrenciler ve emek ve demokrasi güçlerinin temsilcileri de katıldı. Basın metnini okuyan Eğitim Sen İzmir 3 Nolu Şube Başkanı Ulaş Yasa, okudu.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

Basına, Kamuoyuna ve Dokuz Eylül Üniversitesi Çalışanlarına,

Dokuz Eylül Üniversitesi’nde iki yıldır yaşanan garabete ve husumete tanıklık etmek için buradayız. Bundan tam 2 yıl önce, diğer birçok üniversitede olduğu gibi, üniversitemizde bir “cadı avı”nın fitili ateşlendi. 15 Ocak 2016’da “Barış Akademisyenleri” diye bilinen 12 öğretim elemanı hakkında soruşturma başlatıldı. 3 farklı rektör, 4 farklı komisyon ve 12 farklı soruşturmacı gördük. Bu iki yıl içinde üniversiter değerlerin aşama aşama nasıl ayaklar altına alındığına tanıklık ettik. Yaşananlar, ifade özgürlüğünün ve barış isteğinin yargılanma çabasıdır maalesef.

Yaratılış kuramını savunanlar, ırkçı düşünceleri fütursuzca yayanlar, eşini dostunu işe sokanlar, şikeci yollarla unvan devşirenler, intihalciler, darbeci olan/olmayan cemaatler için gizlice çalışanlar akademisyen olabilirler; olmaktadırlar. Oysa arkadaşlarımız, bilim dünyasının parlayan yıldızları, hepimizin ve ülkemizin yüz akı hocalarımız ise üniversiteden ihraç edilmeye çalışılıyor.

Dün itibariyle olmayan yönetmeliği bile işletmiş olsalar, iki yıllık zaman aşımı da dolmuştur. Çünkü YÖK Başkanlığı’ndan gönderilen talimat üzerine, Rektörlük tarafından 15 Ocak 2016 tarihinde soruşturma açılmıştı.

Soruşturmacı olarak görevlendirilen Prof. Dr. Meltem Kutlu Gürsel tarafından 1 Mart 2016 tarihinde Soruşturma Raporu hazırlanmıştır. Ve bu rapor YÖK’ün itirazlarına rağmen hocamız tarafından ikinci kez aynı şekilde rektörlüğe sunulmuştur. Prof. Dr. Meltem Kutlu Gürsel, raporunu düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne ve bilimsel özerkliğe dayandırmıştır. Bu raporda ayrıca adlî sürecinin sonlanmasının beklenmesi gerektiği ifade edilmiştir. Oysa yeni göreve gelen Rektör Prof. Kasman ve ardından göreve gelen Prof. Çelik, hocamızın bu ders niteliğindeki görüşünü göz ardı etmişler ve soruşturma komisyonunu kafalarına göre değiştirmeye devam etmişlerdir.

Arkadaşlarımız, Prof. Kasman döneminde kendi oluşturduğu komisyonun teklifi üzerine 28 Haziran 2017’de açığa alınmışlardır. Haklarında soruşturma açılan 12 meslektaşımızdan dördü emekli olmak zorunda kalmıştır. Diğer sekiz arkadaşımız ise, 203 gündür açıktadır; öğrencilerinden, hastalarından, akademiden uzaklaştırılmışlardır.

Söz konusu açığa alma kararlarına karşı avukatlarımız İzmir İdare Mahkemelerinde yürütmeyi durdurma istemli iptal davaları açmış; ancak yürütmeyi durdurma taleplerimiz reddedilmiş olup söz konusu açığa alma işleminin iptaline ilişkin davalar devam etmektedir.

Rektörlük, ancak geçen ay arkadaşlarımızdan yazılı ifade isteyebilmiştir. Kaldı ki, hemen ardından da komisyon şimdilik son kez değişmiştir. Hukuktan nasibini almamış ifade talebine, usul itirazlarımızı yaptık. Dosyayı görmek istedik. Hiçbirini kabul etmediler.

Arkadaşlarımız ne ile suçlanmaktadır? Belli değil. Ortada bir disiplin yönetmeliği bile yok. Soruşturma hangi mevzuata dayandırılmış, bilen yok.

Defalarca değişen soruşturma komisyonu, bugünkü haliyle bir kumpas çetesi halini almıştır. Yeni komisyon üyelerinin İİBF’den Prof. Dr. Recep Kök, İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Himmet Konur ve Mühendislik Fakültesi’nden Prof. Dr. Mustafa Akgün olduğunu öğrendik. Prof. Kök ve Prof. Konur, kamuoyuna “Vatansever Türk Aydınları Bildirisi” başlığıyla ilan edilen metnin imzacısıdırlar. Prof. Kök aynı zamanda, 7 Haziran seçimlerinde Milliyetçi Hareket Partisi’nin İzmir milletvekili adayıdır. İzmir Türk Ocaklarının eski başkanıdır. İmzacı akademisyenlerden biriyle sıhrî hısımlık bağı bulunuyor. Ayrıca anabilim dalı başkanlığı sıfatıyla iki imzacının yeniden atanmaması için olumsuz görüş vermiştir. Ve maalesef Prof. Kök’ün çabaları sonuç vermiş bulunuyor. Bu arkadaşlarımızdan Araş. Gör. Aydın Arı’nın yeniden atama vakti geçmesine rağmen henüz yapılmamıştır. Bugün itibariyle Aydın Arı’nın maaşı yatmamıştır.

Ve benzer şekilde Edebiyat Fakültesi’nden Araş. Gör. Özer Yersüren ve Mimarlık Fakültesi’nden Araş. Gör. Dilek Karabulut’un yeniden atama süreçleri de aksamaktadır. Bundan şu sonuç mu çıkmaktadır? Dokuz Eylül Üniversitesi, barış akademisyenlerini, hukuksuz bir şekilde sözleşmeleri yenilemeyerek sistemli bir şekilde tasfiye etmeye mi çalışmaktadır?

15 Eylül 2017’de Dokuz Eylül Üniversitesi rektörlüğüne vekâleten atanan Prof. Dr. Erdal Çelik’in imzacı akademisyenlerin özlük haklarına ilişkin tasarrufları ve görevlendirdiği soruşturma komisyonu hukuksuzdur.

Hepinize şunu bir kez daha belirtmek isteriz. Barış imzacısı arkadaşlarımız, hiçbir suç işlememişlerdir. Düşünceyi açıklamak suç değildir. Kendilerini savunmak zorunda değillerdir. Ama bu büyük husumete karşı hep beraber onlara sahip çıkacağız. Bu husumete karşı, biz de büyük bir dayanışma ve mücadele platformuyuz. Asla vazgeçmeyeceğiz.

Dokuz Eylül Üniversitesi ise bir yol ayrımındadır. Dünyada sayısız örneği olan, Boğaziçi, ODTÜ, Galatasaray, Hacettepe vb. gibi mi olacaktır; yoksa diğer kurumlar gibi cadı avına devam edip üniversite vasfını mı yitirecektir? Üstelik bugünler geçicidir. Kötülük baki değildir. Yeniden demokratik, özgürlükçü bir ülkeye ve üniversiteye kavuştuğumuzda, şimdilerde yaşananların asla unutulmayacağının, bir utanç vesikası olarak muhataplarının CV’lerinde yer alacağının ve bu CV’lerin kurulacak Dokuz Eylül Üniversitesi Müzesi’nde ibretlik olarak sergileneceğinin sözünü veriyoruz.

  • Rektörlük, soruşturma komisyonunu lağvetsin! Recep Kök ve Himmet Konur soruşturmacılık görevinden alınsın!
  • Arkadaşlarımızın suçsuzluğu teyit edilsin!
  • Aydın Arı, Özer Yersüren ve Dilek Karabulut’un yeniden atamaları ivedilikle yapılsın!
  • Arkadaşlarımız işlerine geri dönsünler!
  • Yeni, özgür bir üniversite için, birlikte mücadele edeceğiz!

Eğitim Sen İzmir 3 No’lu Şube Yürütme Kurulu

SES İzmir Şubesi

 

 

Bugün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü

10 Ocak artık ‘’Çalışamayan Gazeteciler Günü’’ oldu.

Basın ve düşünce özgürlüğü siyasi iktidar tarafından yok sayılmaktadır.

Gazeteciler içerde ve onlarca gazete, dergi ve tv kapatılmış, el konulmuştur.

Türkiye basın tarihinin en karanlık dönemini yaşıyor.

Basın emekçileri hukuksuz, adaletsiz bir şekilde gözaltına alınıyor, tutuklanıyor aylarca mahkemelere çıkarılmıyor.

Gerçekleri yazmak suçtur. İktidarın politikalarına uyum göstermeyen iç ve dış haberler, suç haline getirilmiştir. Gerçekleri yazmayın diyorlar. Basın ve düşünce özgürlüğünü kullanınca zindanlara konuyorsunuz.

Hatta Ahmet Şık gibi dönemine uygun, suç isnatları yaratılarak, içeride tutulan gazetecilerimiz var. Yaptıkları haberlerden dolayı  ‘‘hain, casus’’ ilan edilen gazetecelerimiz var, onlarca yıl hapis cezası veriyorlar.

Bunlar yetmiyor, dış basından gazetecileri tutukluyorlar. Aylardır mahkeme karşısına çıkarmıyorlar.

Gazetecilerin yoksulluk sınırlarında ücret aldığı, sendikasız çalıştırıldığı, on bin gazetecinin işsiz olduğu  koşullar yetmiyor ki ceza davaları, tazminat davaları ile  susturulmaya çalışılıyorlar

Türkiye’de ve dünyanın birçok çatışma bölgelerinde siyasi iktidarlar, militarize güçler tarafından içeride ve dışarıda gerçekleri yazdığı için öldürülen, kaçırılan, baskıya uğrayan işkence yapılan yapılan gazeteciler var. Basın tarihimiz, öldürülen, işkence yapılan  gazetecilerin tarihidir.

Gazeteciler direniyor. Basın ve düşünce özgürlüğü için canlarını veriyor zindanlarda bedel ödüyorlar.

Tüm baskılar ve zor politikaları  nafiledir.

Basın ve ifade özgürlüğünü yasaklayamazsınız.

Basın emekçilerini susturamayacaksınız. Uğurlar, Metinler, Hrant’ların daha yüzlercesinin korkmadan yazdığı,  can bedeli ödediği gelenek var..

Selam olsun, gerçekleri yazan, gazetecilere..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİNE SAHİP ÇIKALIM,  HAKLARINI GÜVENCE ALTINA ALALIM.

AKP 15 yıllık siyasi iktidarı döneminde hayatı ve gündelik yaşamı yeniden biçimlendirmeye çalıştı.  Bu süreçte hayatı değiştirmenin, islami esaslara uyumlu duruma getirmenin alanlarından birisi çocuklar ve kadınlar oldu. Kadın cinayetlerindeki duyarsızlığın yanı sıra cezasızlık, ceza indirimi, karakol aşamasında erkeği kollama-şiddeti olağanlaştırma-barıştırma uygulamalarına sıklıkla tanık olduk.

Çocuk yaşlarda evlenmeyi meşrulaştırma ve teşvik politikaları; ana okulları, kreşlerde ve kamu okullarında uygulanan din bilgisi müfredatlarına yansıdı. Toplumsal ve aile yaşamında en büyük zararı kadınlar ve çocuklar gördü. Toplumun geleceği çocuklarımız ve onları doğuran annelerimiz  gündelik yaşamda,  işte, evde, eğitimde, yurtlarda,  gerici, yıkıcı, şiddet politikalarıyla fiziksel ve ruhsal olarak örselendi. Aile içi şiddetten en çok ta çocuklar etkilendiler, paylarına düşeni yaşadılar. Aile içinde, tarikat yurtlarında sıbyan mekteplerinde bedenleri kötüye kullanıldı, çocuklukları- düşleri-masumiyetleri hoyratça kırıldı..

İktidar destekli vakıflar, tarikatlar, cemaatlerle ilişkili yoksul aile çocuklarının; yaşam alanı yurtlarda, sıbyan mekteplerinde çocuklara şiddet ve  istismar artarken;   “babanın kızına şehvet duyması haram değil” fetvasıyla ensesti, “küçüğün rızası” ve ‘’bademleme’’  söylemiyle  tacizi- tecavüzü aklayan açıklamalar, yazılı ve görsel yayınlar yapıldı. Kadına yönelik şiddet   ‘’erkek kadınını dövebilir’’ açıklamaları ile zihinler çarpıtılıyor, çarpık zihniyetli erkekler cesaretlendiriliyor; şiddet erkek şiddeti cezasız bırakılarak, cezai indirimlerle ya da ceza ertelemeleriyle  toplumun günlük yaşamı İslami referanslara uygun hale getiriliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı web sitesindeki sözlüğü, yayınları, verdiği fetvalarla toplumu gericileştiriyor, kadını toplumsal yaşama katılamaz hale getirmeyi kolaylaştırıyor. Cumhuriyetle kazanılmış kadın ve çocuk hakları, 1948 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi ve 20 Kasım 1989 tarihinde BM tarafından benimsenen, 2 Eylül 1990 tarihinde de bizde yürürlüğe giren Çocuk Hakları Bildirgesi kazanımları fiilen rafa kaldırılmış, tasfiye edilmiş oluyor.

Diyanet İşleri Başkanlığının resmi internet sitesinde, Dini Kavramlar Sözlüğü bölümünde: “ buluğ "çağına ulaşmak, yetişmek, iş gayesine varmak gibi" anlamlara gelen bulûğ, fıkıh terimi olarak, bir kimsenin çocukluk dönemini bitirip, ergenlik çağına ulaşması demektir. Bulûğ çağına ulaşan kimseye bâliğ denir. Ergenlik yaşı çocuğun vücut yapısına ve iklim şartlarına göre değişebilir. İslâm hukukçularınca bulûğ çağının alt sınırı, erkekler için 12, kızlar için 9 yaş olarak belirlenmiştir. Bu yaşa ulaştıktan sonra erkeğin ihtilam olması, baba olabilme devresine girmesi; kızın da adet görmesi, gebe kalabilme çağına ulaşması fiilî olarak bâliğ olmalarıdır. Ancak erkek ve kızlar 15 yaşlarına ulaştıklarında, kendilerinde bu erginlik alametleri görülmese de bâliğ olduklarına hükmedilir. Buluğ, kişinin dinen mükellef sayılıp, yetişkin insan statüsünü kazandığı dönemdir. Bu çağa ulaşan ve akıllı olan kimse artık tam edâ ehliyeti kazanır. Böylece, ibâdet, helal ve haram gibi dinî hükümlere muhatap; cezâî, malî ve hukukî yükümlülüklere ehil olur’’ yazıyor.

Diyanet İşleri Başkanlığının bu açıklamasına göre; “kızlar 9 yaşında erkekler 12 yaşına ulaştıktan sonra  erkeğin baba, kızın da gebe kalabilmesi ile yetişkin insan statüsü kazanır,  ibadet,helal,haram gibi dini hükümlere muhatap,ve cezai,mali hukuki yükümlülüklere sahip olur” deniyor.

Diyanet İşleri sitesinde nikahı nasıl açıklanıyor, bir de buna bakalım:

‘’Buluğ çağına erişmiş kadının velisi olmaksızın kendisinin nikâhlanabilmesi mümkün olmakla birlikte, velisinin de bulunması menduptur. Nikâhın sahih olması için, evlenecek kişilerin evlilik engelleri bulunmamalıdır. Şartlarına uygun olarak gerçekleşen evlilik; dinin izin verdiği ölçüler içinde eşleri birbirine helâl kılmakta, hısım akrabalığı, nesep, miras, mehir, nafaka gibi hukukî sonuçlar doğurmaktadır. Hukuken tanınmayan evlilikte, bu sonuçlar güvence altına alınamadığından, resmen tescil ettirilmeyen evlilik kanunen suç olduğu gibi, dinen de doğru değildir.’’

“9 yaşında buluğ çağına ermiş kız çocuğu yetişkin statüsü kazandığı için nikahlanması mümkündür” diyor. Ayrıca velisi olmadan da nikahlanabilmesi mümkün görülüyor. 9 Yaşındaki kız çocuğunun evlenebileceğini, cezai ehliyete sahip olduğunu söylemek insani değerler açısından de evrensel hukuk açısından da suçtur.

Siyasi iktidarın eğitim sisteminde 11 Nisan 2012'de ''İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'' adıyla Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe koyduğu değişiklikle kız çocuklarını 4+4+4 eğitim sistemi ile erken okuldan ayrılmasıyla kırsal alanlar  başta olmak üzere çocuk yaşta evliliklerin yolu da açılmıştı.

2 Aralık 2017 de Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren yönetmelikle İçişleri Bakanlığı, il ve ilçe müftülüklerine de evlendirme memurluğu görev ve yetkisi veriyor, yetkiyi kullanacaklar da Bakanlıkça belirlenecek.. Yakın zamanda her düzeyde din görevlisinin nikah kıyma yetkisi alabileceği düşünülürse kız çocuklarının erken evlendirilmesi, rıza dışı evliliklerin de yaygınlaşacağını söylemek zor olmasa gerektir.

Toplumsal yaşamda laisizmi savunmadan ve gerçekleştirilmesi için mücadele etmeden çocuklarımızı, yani geleceğinizi  koruyamayacağımız açıktır. Kadınları ve çocukların haklarının güvenceye alınmasının yolu laisizmin gerçekleşmesidir. Din, devlet işlerinden gerçek anlamda ayrılmalıdır. Devletin dinsel kurumlara, vakıflara, derneklere parasal desteği kesilmelidir.

Kamu kaynakları “yeni paralel” cemaatlere, vakıflara, siyasi iktidara yandaş derneklere (Ensar Vakfı, TÜRGEV, TÜGVA, Anadolu Gençlik Derneği..vb) açılmamalı, bu vakıflarla sosyal, kültürel, sportif, mesleki ve teknik kurslar açılması kapsamında düzenlenen protokoller iptal edilmelidir.

Diyanet İşleri ve siyasi iktidara yandaş vakıf gibi araçlarla eğitimin dinci karakter kazanması girişimlerine son verilmelidir. İnanç ve ibadetin politikanın aracı olarak istismarı önlenmeli ve herkes için din, vicdan ve ibadet özgürlüğü güvence altı­na alınmalıdır.

Bu talepler için mücadele etmeliyiz. Çocuklarımızın din üzerinden istismar edilmelerine, çocuk evliliklerine, kız çocuklarının itaatkar cinsel kölelere dönüştürülmesine izin vermeyeceğiz. Çocuklarımıza sahip çıkmalı gündelik yaşamın gericileştirilmesine, dinselleştirilmesine barikat oluşturmalıyız.

Kadınların, çocuklarımızın geleceğinin karartılmasına izin vermeyelim. Birlikte güçlü mücadele, dayanışma her tür engeli aşacak güçtedir.

 

 

 
<< İlk < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 > 37

Eposta Listesi

Güncel etkinlikler epostanızda...

Kimler Sitede

Şu anda 49 konuk çevrimiçi