Genel Kurul Toplantısına Çağrı

İmece Dostluk Dayanışma Derneği (İmece-Der) in  9. Olağan Genel Kurulu’na Çağrımızdır.
Üye ve Dostlarımıza Duyurulur.

Derneğimiz’in 9. Olağan Genel Kurul’u aşağıdaki gündemle 13 Aralık 2025
Cumartesi günü saat 13.30 te Derneğimiz binasında (859 Sokak. Vatan İşhanı Kat:6/
601 Konak-İzmir )  toplanacaktır. Çoğunluğun  sağlanamaması durumunda 20 Aralık
2025 Cumartesi günü yine 13.30 da, çoğunluk aranmaksızın katılımcı üyelerimizle
Derneğimiz’ de gerçekleşecektir.
Katılımınız değerlidir. Bilgi ve ilginize iletiriz. Sevgi ve Dostlukla
İmece-Der Yönetim Kurulu.

İmece-Der 9. Olağan Genel Kurulu Gündemi
1-Açılış; saygı duruşu ve Divan Kurulu seçimi.
2-Gündemin okunması, onaylanması
3-2023-2025 Çalışma Dönemi Çalışma Raporunun sunumu
4-Çalışma Raporu üzerine görüşme.
5-Denetim Kurulu Raporunun sunumu ve Değerlendirmesi
6-Mali Raporun sunumu
7-Raporların İbrası
8- Organların Seçimi
9- Görüş ve Öneriler, dilekler.

YENİ DÖNEM ÖĞRENİM KATKI BURSU DUYURUSU

ÖĞRENİME KATKI BURSU DUYURUSU

2025-2026 Öğrenim Yılı “Öğrenime Katkı Bursu” için başvurular  25 Ağustos’ta başlayacak  10 Eylül de sona erecektir.

İzmir’de ikamet eden ya da bu ilde öğrenim görecek olup ta başvuracak olanların saat 13.00-15.30 saatleri arasında Derneğimize bizzat gelerek form doldurmaları gerekmektedir.

Bu iller dışından başvurular internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

İMECE-DER Yönetim Kurulu.

İmece Dostluk Dayanışma Derneği (İmece-Der)

859 Sokak Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

www.imece-der.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri

Devam ettiğiniz ya da mezun olduğunuz lisenin
Adı:
İl ve İlçesi:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dershaneye devam ettiniz mi?

Bazı derslerden özel ders aldınız mı?
Dershanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Üniversite ve Fakülte Adı:

Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Devam edeceğiniz okulun bulunduğu

İl :
llçe:

Öğrenim sırasında kalacağınız yer:
Aile    Yurt      Akraba    Arkadaş    Diğer:
Öğrenim Sırasında kalacağınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu:
Beraberler      Boşanmış      Baba vefat     Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı, soy adı:
Mesleği
Sosyal Güvenlik kurumu SSK    ES    Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin adı-telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba     Anne    Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor musunuz?
Alıyorsanız nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa kurum adı ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı (kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb  var mı?

Sizinle ilgili ulaşabileceğimiz yakınınızın adı-soyadı, iletişim bilgileri

En son okuduğunuz kitaplar:

Hobileriniz; ilgi ve çalışmayı dilediğiniz alanlar:

Cep tlf, watsapp, signal  kullanıp kullanmadığınız; varsa;

E-posta…vb adresiniz:
Cep Tlf No:

İmece-Der’ i tanıyor musunuz, tanıyorsanız nereden?

İmece-Der’e ilk başvurunuz mu?

Bize ulaşmanıza vesile olanlar ( burs alanlar, aileniz, akrabanız, internet taraması..)

Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:

Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):

Verdiğim bilgiler bilgilerin tam ve doğrudur; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.

Tarih

İsim Soy isim

 

İmza

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir 1 ve 2 Nolu Şubeleri:Bayraklı Şehir Hastanesindeki yaşanan sorunlarla ilgili taleplerini açıkladı.

 

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir 1 ve 2 Nolu şubeleri,  Bayraklı Şehir Hastanesi’nde yaşanan sorunlara ilişkin sendikanın 1 Nolu Şubesinde basın toplantısı gerçekleştirdi. SES İzmir 2 No’lu Şube Eşbaşkanı Başak Edge Gürkan basın metnini okudu.

 

“BASINA VE KAMUOYUNA

Bilindiği gibi Bayraklı Şehir Hastanesi de diğer şehir hastaneleri gibi Sağlıkta Dönüşüm Programının bir parçası olan Kamu Özel Ortaklığı Kanununa dayanan Yap-İşlet-Devret modeliyle açıldı.

Şehir Hastanesinin açılmasının ardından başlayan “Sağlık sistemi çöktü” isyanları hem sağlık emekçileri hem de sağlık hizmetine ulaşmaya çalışan vatandaşlar için her geçen gün büyümektedir.

Bilindiği gibi kamu kaynaklarının özel şirketlere aktarılması amacıyla hazine arazilerinin yapımcı şirkete bedelsiz devri, yurt içi ve yurt dışı finans kuruluşlarından hazine garantili kredi imkanları da sağlanarak, yapımı tamamlandıktan sonra Sağlık Bakanlığı tarafından %70 doluluk kapasitesi garanti edilerek, 25-49 yıllığına kiralanmakta; hastaneyi yapan şirket inşaattan kar ederken, yıllardır sağlıkta reform söylemleriyle kamudan koparılmaya çalışılan sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi toplum sağlığında ciddi yaralar açmaktadır. Giderek zorlaşan çalışma koşulları altında ezilen sağlık emekçileri hizmet üretemez hale gelmekte, hastalar randevu alamamakta, ameliyatlar yapılamazken yoğun bakımlarda yer bulunamamaktadır.

Yurtdışına gidenler, istifa edenler, intihar edenler, hasta veya yakını tarafından şiddete uğrayanlar, geçinemediği için ek iş yapanlar, kötü çalışma koşullarına bağlı artan akut ya da kronik fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklar, evde bakımlarından sorumlu oldukları çocukları ya da yaşlılarıyla ilgilenemeyen sağlık emekçileri olarak bozulan halk sağlığının merkezinde yer almaktayız.

Yeni varyantlarıyla devam eden pandeminin süren kalıcı etkileri ise tartışılamaz.

İzmir öznelinde baktığımızda Bayraklı Şehir Hastanesinin açılması ile beraber Şehir Hastanesine taşınan hastanelerde ameliyathane, poliklinik ve bazı kliniklerin kapanması, personel, malzeme ve yatak yetersizliği vb sorunlar kriz haline gelirken, diğer hastanelerde de hasta başvurularının ve yatışların artması nedeniyle artan iş yükü kaosa dönüşmüştür.

Şehir Hastanesi açılması sürecinde Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası 1 ve 2 Nolu Şubeler olarak İzmir İl Sağlık Müdürlüğü ile görüşmelerimizde “kapanacak hastane var mı? Personel istihdamı çözüldü mü?” gibi sorularımız hep “sorun yok” şeklinde yanıtlanmıştı. Oysa Ocak dönemi il dışı tayin münhal kadrolarında şehir hastanesine 500 hemşire kadrosu açılmıştır. Soruyoruz, bir hastane bu kadar yüksek hemşire ihtiyacı varken nasıl açılmıştır?

Ne yazık ki hiç kimsenin hiçbir şey bilmediğini, liyakatsizliğin diz boyu olduğunu, Şehir Hastanesinin inşaatını yapan şirkete acilen para aktarmak için açıldığını, diğer hastaneleri kapatmasalar da işlevsizleştirdiklerini, vatandaşın sağlık hizmetine ulaşamamasının umurlarında olmadığını yaşayarak görmekteyiz.

Şehir hastanesinin açılabilmesi için il genelinde tüm hastanelerden idarelere dahi sormadan görevlendirmeler yapılmış, şehir hastanesinin açılması uğruna diğer hastaneler işlemez hale getirilmiştir. Görevlendirmeler sebebiyle tüm hastanelerde personel yetersizliği artmış, nöbet listeleri dönmeyince de ya aylık nöbet sayıları bir insanın çalışabileceğinden çok sayılara çekilmiş (bazı hastanelerde ayda 10-11 nöbet) ya da nöbetçi ekipteki kişi sayıları düşürülmüştür ve aynı hizmetin devam etmesi istenmiştir. Buna bağlı olarak sağlık emekçilerine daha fazla angarya çalışma yüklendiği gibi aynı zaman da diğer hastanelere başvuran hastalar için sağlık hizmeti de aksamaktadır.

Geçici görevlendirmelerin neye göre ve nasıl yapıldığı bilinmemektedir. Bir gece sosyal medya üzerinden personel görevlendirildiğini öğrenmiş ve yazılı bir tebligat yapılmadan şehir hastanesinde başlaması istenmiştir. 2 aylık sürenin sonunda rotasyon şeklinde geçici görevlendirilenin değişmesi gerekirken görevlendirmeler keyfi şekilde uzatılmıştır. Bazı görevlendirmelerin iptal edildiği, bazı görevlendirmelerin kişinin rızası olmadan uzatıldığı bilgisi tarafımıza gelmiş olup geçici görevlendirmeler yapılırken hangi kurala göre yapıldığını da İl Sağlık Müdürlüğüne soruyoruz.

Yandaş sendika görevlendirmeleri kendine üye yapmak için kullanmaktadır ve İl Sağlık Müdürlüğünün buna göz yumduğu bilinen bir gerçektir. Özel olarak Sağlık-Sen yöneticisinin tayinini şehir hastanesine çıkarttırdığı ve orda şube kurma çalışmalarında görevlendirdiği veya görevlendirmesinin iptal edilmesi için Sağlık Sen e üye olmasının istendiği duyumlar arasındadır.

Son duruma bakarsak; İl Sağlık Müdürlüğü şehir hastanelerine geçici görevlendirme yaparken hastanelere danışmadan yapmış, normalde rotasyon ile geçici göreve gidilmesi gerekirken bölümlerden daha önce görevlendirme yapılmış olanların görevlendirmeleri uzatılmıştır. Aynı zamanda şehir hastanesi idarecileri iş bilmezlikleri yüzünden hekime muayeneye çıkan çalışanlardan doğrudan istirahat raporu istemektedir.

Çok sayıda asistan hekimin Şehir Hastanesine görevlendirilmesi hekim eksikliği yarattığı gibi uzmanlık eğitimi almalarına engel olunmaktadır. Mevcut hastanesinde devam eden asistan hekimler açısından da pek çok öğretim üyesinin hastanelerden ayrılmış olması sebebiyle yine eğitim alacakları hoca kalmamıştır.

Tüm bu değerlendirmelerle beraber en öne çıkan sorunlardan biri acil servislerde yaşanan sorunlardır. Poliklinik randevusu alamayan hastalar acillerde yığılmaktadır. Ayrıca acilde yetkili hekim sayısı ve sağlık emekçileri sayısı son derece yetersizdir.

Sonuç olarak, gerek Şehir Hastanesinde gerekse de görevlendirme yapılan diğer hastanelerdeki sağlık emekçileri huzursuz, klinikler tam olarak açılmadığı için mesaiye hangi klinikte başlayacaklarını bilmeden çalışmaktalar.

Bütün bu olumsuz koşulların sağlık emekçilerine yönelik şiddeti artıran etkenlerden olduğu da unutulmamalıdır.

Ek olarak, hemşire sayısındaki eksikliklerle artan hemşire sorunları 24 saatlik nöbetleri dayatmaktadır. Bu koşullarda 24 saatlik nöbet tutturulması baskı, mobing ve şiddetin bir örneğidir. Yoğun bakımlarda yer olmaması nedeniyle kliniklerde yoğun bakım izlenmesi, kemoterapi ve benzeri özellikli ve riskli tedavilerin klinik ortamlarında yapılması ne hemşireler ne de hastalar için uygun değildir.

Uzun yemek kuyrukları, yemeklerin niteliksizliği, menülerin besleyici ve doyurucu olmaması ve de yemeklerden sık sık metal ya da böcek vs gibi yabancı maddelerin çıkması sorunları da her hastanede yaşanan ortak sorunlardandır. Mutfak, yemekhane hizmetlerinin taşeronlara devredilmesi ve çalışanların sağlığının önemsenmemesinin yol açtığı bu sorunlar sağlık emekçilerinin ve hastaların  sadece sağlığını bozmakla kalmamakta değersiz ve tükenmiş hissetmesine neden olmakta, ayrıca ya evden yemek getirmek ya da sürekli dışarıdan yemek sipariş etmek zorunda kalınması ekonomik yük getirmektedir.

Hastaneler borçları nedeniyle ihalelere girememekte cihaz bakımları yapılamamakta, bozulan cihazların tamiri ya da değişimi sağlanmamaktadır. Bu durumlar hem çalışanların iş yükünü artırmakta hem de hastaların teşhis ve tedavisi gecikmekte ya da özel merkezlere yönelmektedirler.

Sağlık emekçilerinin ekonomik, sosyal ve özlük haklarının korunabilmesi ve geliştirilmesi ile birlikte  çalışma koşullarının düzeltilmesi ve de vatandaşın nitelikli ulaşılabilir sağlık hizmeti alabilmesi için  taleplerimizi bir kere daha yinelerken tüm sağlık ve meslek örgütlerini ortak mücadeleyi birlikte örgütlemeye çağırıyoruz

TALEPLERİMİZ

  • TÜM HASTANELER İÇİN PERONEL SAYISININ ARTIRILMASI, ATAMA BEKLEYEN SAĞLIK EMEKÇİLERİNİN ATAMASININ BİR AN ÖNCE YAPILMASI
  • 24 SAATLİK NÖBETLERİN VE 5 GECE NÖBETİNDEN FAZLA ÇALIŞMANIN YASAKLANMASI
  • SAĞLIK EMEKÇİLERİNİN ÇALIŞMA ALANLARININ DÜZENLENMESİ, NÖBET SÜRELERİNİN, NÖBETÇİ EKİPTEKİ KİŞİ SAYILARININ VE NÖBET SAYILARININ ÇALIŞILAN BİRİMİN İHTİYAÇLARINA UYGUN BİÇİMDE, SAĞLIK ÇALIŞANLARININ SAĞLIĞINI GÖZETEREK PLANLANMASI
  • İL GENELİNDE HİÇBİR HASTANENİN KAPATILMAMASI, KAPATILAN BÖLÜMLERİN YENİDEN AÇILMASI
  • GÖNÜLLÜ PERSONEL HARİCİ ZORUNLU GÖREVLENDİRMELERİN DERHAL DURDURULMASI, GÖREVLENDİRMELERİN MUTKLAKA YAZILI OLARAK YAPILMASI
  • VAROLAN HASTANELERDE Kİ GİRİŞİMSEL İŞLEMLERİN YAPILDIĞI BİRİM VE AMELİYAT MASALARININ AZALTILMAMASI, YETERLİ SAYIDA OLMASININ SAĞLANMASI
  • BAŞTA ŞEHİR HASTANESİNE OLMAK ÜZERE ÇALIŞAN PERSONELİN ULAŞIM SORUNUN ÇÖZÜLMESİ, ÜCRETSİZ SERVİSLER KONULMASI
  • HASTALARIN SAĞLIK HİZMETİNE ULAŞMADA YAŞADIĞI MAĞDURİYETLERİN GİDERİLMESİ
  • 7/24 HİZMET VERECEK ÜCRETSİZ KREŞ SAĞLANMASI
  • NİTELİKLİ SAĞLIK HİZMETİ VERİLEBİLMESİ İÇİN MALZEME VB. EKSİKLİKLERİN GİDERİLMESİ
  • TÜM MESAİ SAATLERİ İÇİN GÜVENLİK SAĞLANMASI, ŞİDDETE YÖNELİK ÖNLEMLERİN ALINMASI”

Anayasa Mahkemesi Kararına uyulsun Can Atalay Serbest Bırakılsın

Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay Kararı  uygulanmalıdır.

Anayasa Mahkemesi, Hatay milletvekili Can Atalay’ın, “seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı” ve “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı” ile “Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının” ikinci kez ihlal edildiğine ve tahliyesine hükmetmişti.

Anayasa Türkiye Cumhuriyetinin temel yasasıdır. Anayasanın 153. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Ama hayır, Anayasa Mahkemesi Kararları, Ceza mahkemesini ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ni bağlamıyormuş. “AYM’nin kararının hukuki değeri yok” muş.

Hukuk ayaklar altında çiğnenmektedir. Burjuva hukukunun kurallarını burjuvazi sınıf olarak kendisi koymuştur. Burjuva kapitalist düzen meşruiyetini ve hukuksallığını  yasal düzenlemelerden alır.  Her üretim biçiminde olduğu gibi kapitalist üretim biçimi de  kendine özgü hukuku ve  kurumlarını oluşturmuştur. Hukuk, burjuvazinin yani güçlü sınıfın hukudur, onu güvenceye alır.

Burjuva hukukun temel kaidesi, yargı ve yargıç bağımsızlığıdır. Yargıçların bağımsızlığı, yargıçların  yürütme ve yasama organlarına bağlı olmamasını , yasama, yürütmenin ve  idarenin yargıçlara emir ve talimat vermemeleri ya da tavsiyede bulunmamaları; yargıç bağımsızlığı, yargıcın karar verirken hukuka ve yasalara bağlı olarak  hiçbir dış baskı ve tesir altında bırakılmaması anlamına gelmektedir.  Yargıca baskı yapılması olasılığının bulunması dahi yargıcın bağımsızlığını zedeler, kararların objektif ve tarafsız olmasına gölge düşürür.

AYM’nin kararı ile ilgili olarak AKP-MHP iktidarı temsilcilerinin açıklamaları ise şöyledir:

 Anayasa Mahkemesi bu noktada maalesef birçok yanlışları da arka arkaya yapar hale geldi.”…,“Anayasa Mahkemesi adalet ve hukuk düzenin safrası ve sancısıdır.”… “Kafası zehirlenmiş Anayasa Mahkemesi Başkanı’na hatırlatırım ki  Türkiye’de kuvvetler ayrımı netleşmiş, aralarındaki sınır çizgileri kalınlaştırılmıştır. Dahası yargı bağımsızlığının yanı sıra tarafsızlığı da anayasal hüviyet kazanmıştır. Anayasa Mahkemesi Başkanı zillet ittifakının yüksek yargıya yuvalanmış hastalıklı koludur.” ..” Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan  objektifliğini ve tarafsızlığını kaybetmiştir”…. ..”Türk devleti ile uğraşma, cesaretin varsa Kandile git.”  

Siyasi iktidar böylelikle Yargıtayı siyasal niteliği ve çıkarları doğrultusunda  yönlendirmiş, yargı bağımsızlığını ve yargıç güvenliğini ortadan kaldırmıştır.

Siyasi demokrasi ve özgürlüklerin güvence altında olmadığı koşullarda siyasi iktidarlar burjuva kapitalist düzende yürürlükteki hukuki kurallara ve yasalara uymayı  tercih etmemekte ve kendi sınıf ve iktidar çıkarlarına uygun olarak hukuk kurumlarına ayar verebilmektedir. Kendi karakterine  uygun “siyasal hukuku”nu  yargıda etkin duruma getirerek fiili olarak  faşist-gerici politik  uygulamalarını yaşama geçirmeye çalışmaktadır.

 Ülkemizde de siyasi iktidar ve ilgili bakanlık yetkilileri hukuk ve adaletin mevcut normlarına göre uygulanmasını değil,  fiilin hukuk dışı da olsa uygulanmasını,  ilgili mevzuatın yasal değişiklik ve kararnamelerle sonradan oluşturulabileceğini defalarca ifade etmiştir. Ne yazık ki adli ve idari merciler de konumları, makamlarını koruma uğruna hukuk ve normlarını uygulamaktan imtina etmişlerdir.

 Siyasi iktidar “Başkanlık” sisteminde edindiği yetkileri mevcut anayasa hükümlerine, hukuk normlarına aykırı olarak ya da yeni yasaları “torba yasa” kapsamına alarak kullanmakta, fiili olarak yeni bir yasa devleti dizaynetme adımlarını atmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin, çevre konusunda idare mahkemelerinin kararlarını uygulamayarak yurttaşların yaşam alanlarını ortadan kaldırmakta;  KHK ile görevden alınan kişilerin iade kararlarına karşın göreve dönmelerini engelleyerek ya da geciktirerek ilgili mahkemelerin aldığı kararları tanımama yoluna gitmektedirler.  Yerel yönetimlerde siyasal muhaliflerini halkın iradesiyle seçilmiş olmalarına karşın görevden alarak yerlerine kayyımlar atayarak bunu gerçekleştirdiklerine yıllardır tanık olmuştuk.  Böylelikle seçme ve seçilme hukuku normlarına aykırı olarak idari pratik mevcut hukuksal burjuva normları da tanımamış, tasfiye etmiştir.

Bu hukuksuzluk adaletsizlik yolu terk edilmelidir.  Yargı üzerindeki baskı ve politik müdahalelerden vaz geçilmelidir.  Yargı, anayasa hükümlerine, uluslararası hukuk ilkelerine ve normlarına uyulmalı ve uygulanmalıdır. Anayasa Yüksek Mahkemesi’nin kararlarına zaman geçirmeksizin uyulmalı; Hatay halkının seçme iradesi olan Milletvekili Can Atalay derhal serbest bırakılmalıdır.

İmece Dostluk

 

Yaşasın 1 Mayıs-Bıji 1 Gulan

 İşçiler, emekçiler, gençler, kadınlar,

1 Mayıs işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günüdür.

1 Mayıs, bütün dünyada işçilerin, emekçilerin, tüm ezilenlerin fabrikada, işletmede, tarlada, yaşamın her alanında, meydanları mücadele isteği, coşkuyla ile doldurduğu gündür.

1 Mayıs işçi sınıfının “Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından, Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından, Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir” marşıyla alanlara yürüdüğü   “ Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı”  olsun diye ileri atıldığı bir gündür..

1 Mayıs,  dünya proleteryasının “Proletaryanın zincirlerinden başka kaybedecekleri şeyleri yok, kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz”  şiarını yükselttikleri, bir gündür.

1 Mayıs faşist diktatörlüğün zorbalığına, sermayenin amansız sömürüsüne, işsizliğe, yoksulluğa, pahalılığa, güvencesizliğe karşı mücadele günüdür.

1 Mayıs, bütün ülkelerin işçilerinin, sermayeye, faşizme, ırkçılığa, ulusal baskı ve zorbalığa, doğanın talan edilmesine ve çevre katliamına karşı birlik, mücadele, dayanışma günüdür.

1 Mayıs dünya proleteryasının  tekelci kapitalistlerin emperyalist paylaşım savaşlarına, savaş kışkırtıcılığına, siyasal- ekonomik yayılma ve güç tesis etmek üzere  ülkelerin işgaline karşı ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesinin  bayrağını yükselttiği gündür.

Günümüzde Emperyalist büyük güçler dünyanın çeşitli bölgelerinde paylaşım savaşlarını sürdürüyor. Ukrayna’daki savaş, egemenlik ve paylaşım savaşıdır. Ukrayna savaşı emperyalist, gerici haksız bir savaştır. Ukrayna’da Rusya işgaline karşı çıktığımız kadar, devletin  sınır ötesi harekatlarına da  NATO’nun Rusya- Ukrayna savaşı bahanesiyle olası müdahalesine de savaş taktiklerine de karşıyız.

Emperyalizmin dönem dönem ağırlaşan krizine,  krizden çıkmak için saldırganlığına, halklar arasındaki farklılıkları kışkırtarak yaratmak istediği  düşmanlıklara karşı çıkıyoruz. Kapitalizmin insanı değil kârı esas alan barbarlığına, azgın sömürüsüne, çürümüşlüğüne ve kokuşmuşluğuna karşı, başka bir dünyanın mümkün olduğunu biliyoruz. Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissediyor, istiyor ve düşlüyor.

Kapitalizm yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya rüya değildir. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin ömrü sonsuz olamaz.. Yalnız sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanabilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında eşit, özgür bir Türkiye’yi kurabilir ve bu, bizler istersek mümkündür.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma mutlaka kazanacak!

İşçi sınıfı ve emekçiler zorunlu olarak çalıştıkları fabrikalar ve işyerleri başta olmak üzere bu 1 Mayıs’ ta haklı taleplerini haykıracaklar!  Talepleri hepimizin talepleridir; bizler de bulunduğumuz yer ve koşullara uygun olarak bu taleplere sahip çıkıyoruz, çıkacağız.

Her yer,  her alan 1 Mayıs!

Kapitalizme ve Faşizme Hayır!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Birliği, Mücadelesi, Dayanışması!

Yaşasın İşçilerin Birliği, Halkların Eşitliği- Kardeşliği!

Bıji 1 Gulan

Yaşasın 1 Mayıs

 

Öğrenime Katkı Burs Duyurusu

2021-2022 Öğrenim Yılı “Öğrenci Katkı Bursu” için başvuru 02-24 Eylül tarihleri arasında internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

İMECE-DER Yönetim Kurulu

Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz Lisenin
Adı:
İlçesi:
Bitirdiğiniz Lisenin Adı:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dersaneye devam ettiniz mi?
Dersanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Okulun Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Okulunuzun Bulunduğu İl :
llçe:

Öğrenim sırasında kalacağınız yer:
Aile   Yurt    Akraba    Arkadaş    Diğer:
Öğrenim Sırasında kalacağınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu
Beraberler    Boşanmış    Baba vefat    Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı:
Mesleği
Sosyal Güvenlik kurumu SSK   ES   Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin adı-telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba   Anne   Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor mu?
Alıyorsa nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa isim ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı(kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb.

Sizinle ilgili ulaşabileceğimiz yakınınızın adı-soyadı, iletişim bilgileri

En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; ilgi ve çalışmayı dilediğiniz alanlar:

Cep tlf,  watsapp kullanıp kullanmadığınız;
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

E-posta Adresiniz:
Cep Tlf No:
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgilerin doğruluğunu; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Saygılarımla..

İsim Soy isim
İmza Tarih

Saygılarımla..

 

*Bursa hak kazanan öğrenciler 8 Ekimde belirlenmiş olacak ve cep msj yoluyla öğrenciye iletilecektir.

Burs alan her öğrencinin her dönem sonu transkripini Kurumumuza iletmesi; formdaki bilgilerde değişiklik olması durumunda bir hafta içerisinde Kurumumuzu bilgilendirmesi gerekmektedir.

İlk ödeme Ekim 2021 üçüncü hafta sonunda olup, haziran dahil her ayın üçüncü haftası yapılacaktır.

 

 

1 Mayısa Doğru

Covid-19 Virüsünün dünyadaki tüm insanları etkilediği ve yeni yaşam biçimleri ürettiği koşularda, 1 Mayıs yaklaşıyor. Ülkemizde işçi sınıfı ve tüm emekçiler fabrikalarda, işyerlerinde, tarlalarda üretmeye devam ediyorlar. Tekeci burjuvazinin temsilcisi, egemen sınıflar 65 yaş üstü ve 20 yaşa kadar olan insanlara sokağa çıkma yasağı koydu. Ancak bu yasaklama 20 yaş grubundaki işçiler, emekçiler ve tarım işçisi gençler için geçerli değil..Onlar çalışmaya ve üretmeye devam edecek. Yaş skalası açısından, üreten işçiler emekçiler fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda yaşamın her alanında, her gün yeniden üretmeye devam edecekler.

Kapitalizm ve devlet, Covid-19 virüsün yayılmasını önleyecek en önemli tedbirlerin başında gelen “Kişiler arasında fiziki teması kesme” kuralını fabrikalar, işletmeler ve tarlalarda uygulamamaktadır; İşçi sınıfının, emekçilerin ve onların ailelerinin sağlığı değil kapitalistlerin karı ve sermayelerini koruyup büyütmeleri önemlidir. İtalya, İspanya, Fransa, ABD, İngiltere’de de üretim durdurulmadığı için virüs çok yayılmıştır ve bugün on binlerce insanın yaşamını yitireceği beklenmektedir. 1 Mayısa doğru İşçi sınıfı ve tüm emekçilerin talebi, çalışması zorunlu olan işletmeler dışındaki tüm fabrika işletme ve işyerlerinde çalışmanın durdurulmasıdır.

Ülkemizde 11 Marttan bu yana görülen Covid-19 virüs salgını koşullarında kapitalizm ve devlet, işçilere ve emekçilere çalışmayı-üretmeyi dayatmıştır. Alınan önlemler yetersizdir, üretim ve çalışma yaşamı sürmektedir; bu nedenle salgının ivmesi artmıştır. Bilim çevreleri önümüzdeki iki aylık süreçte yeterli önlemlerin uygulanmasını zorunlu görmektedir. İktidar geç kalmıştır, önlemleri yetersizdir ve salgının gerisinden gelmektedir.

1 Mayısa doğru kapitalizmin ve devletin milyonlarca emekçi üzerindeki her türlü sömürüsüne, baskısına karşı mücadele ve dayanışma; düşük ücretlere, sendikalaşma ve sendika seçme hakkına dönük işten çıkarmalara, baskı, moobinge karşı güçlerini birleştirme çabasıyla bütünleşmiştir. Bu mücadele aynı zamanda, işçi sağlığı için güncel olarak Covid-19 a karşı gerekli önlemlerin alınmasıdır. Fabrikalarda, işletmelerde, işyerlerinde üretimin durdurulması istenmektedir. İşçilerin, emekçilerin ve ailelerinin sağlıklı kalmaları için üretimin durdurulması şiarı bir çok fabrikada, işletmede, işçiler, emekçiler sendikalar, meslek örgütleri, tıp ve bilim çevrelerince zorunlu görülmektedir. Siyasi iktidar ise işçilerin, emekçilerin ve sendikaların meslek örgütlerinin ve bilim insanlarının sesine kulaklarını tıkamıştır.

Covid-19 salgını koşullarında da sermaye fabrikalarda, tarlalarda işçileri örgütsüz, sendikasız olarak düşük ücretle çalıştırıyor. İşçi, emekçi havzaları işçi cehennemine dönüşmüş; sigortasız, sendikasız, uzun çalışma saatleri içerisinde milyonlarca işçi neredeyse köleleştirilmiş durumdadır. Covid-19 salgınını engellemenin ve milyonlarca işçi ve emekçinin yaşamını kurtarmanın yolu, işçi sınıfı ve emekçilerin güçlerini birleştirmesi ve mücadelesiyle mümkündür. Siyasi iktidar ve sermaye grupları, işçi sınıfının, emekçilerin ve bilim çevrelerinin haklı ve yaşamsal taleplerine kulak vermeli ve gerekli önlemleri almalıdır.

1-Sokağa çıkma yasağı ilan edilmeli, COVID-19’a karşı mücadele kapsamında, güncel ihtiyaçlara cevap veren, zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, bütün fabrika ve işletmeler kapatılmalı; en az 15 gün süreyle, iş yerleri tatil edilmelidir. İşçilerin, emekçilerin dolayısıyla ailelerinin sağlığı korunmalı ve salgının yayılma hızı önlenmeli; bu süre içinde işçilere ücretli izin verilmelidir.
2-Ülkemizde işçilerin ücretinden yapılan kesintilerle oluşturulan işsizlik fonunda biriken 130 milyar TL aşan parayı, hükümet, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.
3-İşten çıkarmalar, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır. COVID-19 salgınının yeni bir işsizlik dalgasına yol açmaması, işin ve işçinin gelir sürekliğinin sağlanması için, COVID-19 ile mücadele döneminde, işverenin iş sözleşmesini fesih imkânı askıya alınmalıdır. İşten çıkarılmaların ve işlerin durdurulmasının yol açacağı gelir kaybına karşı, İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları hızla devreye sokulmalı, işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmak için, işçi açısından gerekli olan koşullar kaldırılmalıdır.
İşten çıkarılmaların izlenmesi ve yasaklanması için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı nezdinde Üçlü Danışma Kurulu bileşimine uygun bir izleme ve denetim mekanizması kurulmalıdır. İşsizlik maaşının süresi uzatılmalı, salgın süresince işsiz yurttaşlara yaşayabilir bir ücret yardımı yapılmalıdır.
4-Yoksul yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.
5-En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde, risk grubundaki kesimlerin ücretlerine 1000 TL ek destek yapılmalıdır.
6- Elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturaları ve konut, taşıt kredileri ile kredi kartı borçları, salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.
7-Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.
8-Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
9-Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır.
10-Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalı. Sağlık alanı ticari kar alanı olmaktan çıkarılmalı, sağlığa eşit erişim ücretsiz olarak sağlanmalıdır.
11-Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı, hasta olanlar saptanarak tedavi edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.
12-Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri hızla ve ivedilikle giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalıdır. Kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanmalıdır.
13-Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar belirlenmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek, gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı süreci işletilmeden ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları, akademisyenler ve diğer KHK’li kamu emekçileri işlerine dönmeli;
14-Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalı;
15-İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.
16-“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır. İstanbul Sözleşmesi,6284 Sayılı Yasa ve kadınların nafaka hakkı titizlikle uygulanmalıdır..
17- Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
18- Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını baskıya dönüştürülmemelidir. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, baskı ve bireysel özgürlüklerin, kişilik haklarının ihlaline yol açmamalıdır. Yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar, cezalandırılmalar kaldırılmalı.
19- Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini bir yana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikleri geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.
20-Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, hasta mahkûmlar, yaşlılar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.
21- Çoğu yabancı sermayeyle ortak olan petrol ve maden şirketleri, elektrik santralleri, kar hırsıyla dağları, ormanları, akarsuları, börtü böceği doğal ve kültürel değerlerimizi tahrip etmiş, etmeye de devam etmektedir. Kapitalizm yaşam alanlarımızı, havamızı, suyumuzu, havamızı zehirlemekte, yok etmektedir. Salgın koşulları fırsata çevrilerek doğanın tahribatı devam etmektedir. Tüm canlıların ve çocuklarımızın geleceğini karartanlar, doğa ve çevre savunucularının yolunu kesmekte, bu alanlara girmelerini, halkla bütünleşerek sorunların saptanmasını, çözüm yollarının birlikte üretilmesini engellemektedirler. İşçilerin emekçilerin, halkımızın ve çocuklarının sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, doğal ve kültürel değerlerimizi korumaya yönelik mücadelesi her alanda sürecektir. Bu salgın ekolojik dengenin, tüm çeşitliliği, canlılarıyla sürdürülebilir ve geleceğe devredilebilir doğanın önemini bir daha göstermektedir. Bu ders herkes tarafından iyi anlaşılmalıdır.
22- İllerde bilim kurulları oluşturulmalı, ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı, demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerin de katıldıkları kriz masaları kurulmalı, bilgilendirme, değerlendirmeler ve çözüm mekanizmaları birlikte oluşturulmalıdır.

Kapitalizm doğası gereği krizde, salgın koşullarında bu kriz daha da ağırlaştı, ağırlaşıyor, kendi kendinini tüketiyor; kendisine bu krizden çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Bütün ülkelerdeki kapitalist devlet yöneticileri panik halindeler. Sermayelerini büyütme, karlarını arttırmanın, üretim maliyetlerini düşürmenin yeni yollarını arıyorlar. İnsan olmadan üretim, üretim fazlası olmadan kar olamaz. Kapitalistler ve devlet ‘üretim sürmelidir, salgın olsa da üretim durmamalıdır’ diyor. İşsizlikte işçi bulmak kolay, işçiler ücretli köle! Yani sermayedarlar sömürü ve kar hırslarından vazgeçmiyorlar.

Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissedecek, isteyecek ve düşleyecekler. Kapitalizmin yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya gelecek. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin sonu gelecek.. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilecek. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanacak. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında aydınlık bir Türkiye’yi kuracaklar.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların sağlığı, geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma kazanacak!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Dayanışması!
Yaşasın İşçilerin Birliği Halkların Eşit Kardeşliği!
Barış İçin Savaşa, Kapitalizme ve Faşizme Hayır!
Yaşasın Birlik Mücadele ve Dayanışma
Yaşasın 1 Mayıs

Yaşamın kaynağı toplum sağlığıdır,halkın talepleri yaşamsaldır. Halkın talepleri gerçekleştirilmelidir.

Tüm dünyada küresel salgın halini alan ve ülkemizde varlığı 11 Marttan bu yana görülmeye başlanan Koronavirüs (Covid-19) salgını karşısında siyasi iktidar yetersiz kalmış, salgına karşı acil önlemler alınmamıştır. Siyasi iktidarın açıklamalarında çalışanların hakları, kadınlar ve yoksullarla ile ilgili bir önlem bulunmuyor.

Fabrikalarda, işletmelerde ve işyerlerinde işçiler, emekçiler toplu olarak çalışmaya devam etmektedir. Fabrika ve işletmeler bazındaki önlemlerin en olumlusu hijyen kurallarına uymakla sınırlıdır. Virüsünün yayılma ivmesi yüksektir. Alınan önlemlerle sorunun aşılması olanaklı değildir.

Bütün fabrikalarda, işletmelerde, organize sanayi sitelerinde, şantiyelerde, üretimin ve işin durdurulması önem taşımaktadır. Bugün salgının durdurulması sadece 65 yaş üstünün sokağa çıkmamasını istemekle engellenemeyeceği İtalya ve İspanya örneklerinden görülmektedir. Ve bu yaşanmışlıklardan gerekli dersler çıkarılarak derhal sokağa çıkma yasağı ilan edilmelidir.

Bunun için siyasi iktidar, Covid-19 salgınını önlemek için fabrikalar, işyerleri, şantiyelerdeki faaliyeti durdurmalıdır. İşçiler ücretli izne çıkarılmalıdır. Acil ve zorunlu işlerin yapıldığı işyerleri dışında diğer tüm işyerlerinin faaliyetlerini durdurarak çalışanlarını ücretli izne çıkarmalıdır.

Ülkemizde işçinin ücretinden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonunda birikmiş 130 milyar lira bulunmaktadır. Hükümet, işçilerin maaşında kesilen primlerle oluşan işsizlik
fonunda biriken bu parayı, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.

İşten çıkarma, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır.

Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.

En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde 1000 TL destek eklenerek risk grubundaki bu kesimler korunmalıdır.

Konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.

Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.

Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.

Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır. Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır. Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı hastalar tesbit edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.

Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalı ve kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanması, yurttaşların sağlıkları açısından da önem kazanmıştır. Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar tesbit edilmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı kararı olmadan ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları ve akademisyenler işlerine dönmelidir.

Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalıdır.
İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.

“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır.

Salgın süresinde doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır.

Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.

Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki baskı, gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve açık bir faşizme geçilmesine yol açmamalıdır. Yurttaşlar temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar kaldırılmalıdır.

Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları günlük olağan yaşama geçinceye dek ertelenmelidir.

Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini biryana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikler geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.

Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, yaşlılar, hasta mahkûmlar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.

Yerellerde, il/ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerinde içinde yer aldığı kriz masaları kurulmalıdır.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle ve meslek örgütlerinin toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı il ve ilçelerde bilim kurulları oluşturulmalı, başta tabip odaları olmak üzere meslek örgütleri, sendikaların ve siyasi partilerin bu kurullarda temsili sağlanmalıdır.

WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!


WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!

Four woman workers of the SF Trade Textile Plant have been picketing at the entrance of the Gaziemir Free Zone for 143 days for being involved in union activities.

The unionization of workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Industries, a joint venture between the Turkish Kale Group and the American Pratt&Whitney primarily for making engine parts for the F-35 fighter, spurred the capitalist bosses to action.

When workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Plant joined the All Metal Workers Union, the employer terminated 94 workers.

The plant management had effectively reduced wages to minimum wage with low raises, and had started to engage in mobbing against workers after the S-400 crisis with the US. As a result, the workers began to organize under the All Metal Workers Union, a member of DİSK. When the workers exercised their constitutional right and joined the union, the first move was to terminate 7 workers one night, for no reason. The terminated workers staged a demonstration in front of the plant. The workers who expressed support for their fired colleagues were terminated themselves within a few days. Soon, 94 workers had been fired. Then, the plant manager called the workers to a meeting and offered to re-hire them on the condition that they resign from the union. When the workers refused, they responded with threats and insults. The workers started a sit-in on February 29 at the entrance of the Aegean Free Zone to fight for their right to unionize.

The workers fight against the usurping of their legal and legitimate right to unionize, while the employer terminates workers for various reasons. It all boils down to a smear campaign using cherry-picked articles of the labor law, designed to make the employer look righteous on a legal basis. This is not new to the capital: it is a tested method used to break unionization. To prevent unionization among workers, they will identify union members and fire them using various excuses. This plays out once again in the SF Trade and Kale Pratt&Whitney Aero Engine plants.

The bosses of Kale Pratt&Whitney Aero Engine plant fire unionized workers on the one hand, while hiring new and non-union workers on the other to prevent the union from gaining majority. The forces of labor and democracy are obligated to defend the acquired rights of the working class against unlawfulness and injustice, and to rise in solidarity with the working class.

The workers and laborers will expose capitalist bosses for the frauds they are. Today, SF Trade Textile workers are at resistance at the entrance of the Gaziemir Free Zone, and Aero Engine workers are at resistance at the Izmir Fair Gate of the Free Zone. The working class and all people in support of labor stand with the textile and aero engine workers; they support them in solidarity, helping them feel that they are not alone. The justice of time will favor the workers. Workers who resist will finally and rightfully prevail. We stand with workers who recognize the power of organized struggle, who defy the capital and take a step for unionization.

Workers who resist and fight are not alone. The workers, laborers, friends of labor, and the makers of all value stand with them. 11.03.2020

Glory to the working class!
Glory to the workers’ resistance!

İmece Friendship Solidarity Association

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalarda beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • 1.İzmire Sahip Çık

 

 

 

Olcay Çınar


OLCAY ÇINAR
10.08.1952 De Mardin’in Cizre ilçesinde doğdu.
Babası jandarma astsubayı, annesi ev hanımıdır. Dört kardeşin en büyüğüdür. Babasının mesleği dolayısıyla ilk okulu Bingöl ün Kığı, Mersin in Gülnar ilçelerinde, ortaokulu Kütahya da; liseyi İzmir Eşrefpaşa Lisesinde okudu.
Liseden sonra Ege Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazandı. İlk yıllarında yurtsever devrimci hareketle tanıştı. Buca da özerk demokratik üniversite mücadelesi verirken bir yandan da faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede Halkın Kurtuluşu saflarında yerini aldı.
Üniversiteyi bitirdikten sonra DSİ’de makine mühendisi olarak çeşitli görevlerde bulundu.
Kamu çalışanlarının sendika hakkı için mücadele etti ve KESK in İzmir deki yapılanması için çok emek verdi; Kamu İktisadi Teşebbüsü kurumların özelleştirilmesine;TEK in özel şirketlere devrine karşı mücadelede ön saflarda yer aldı.
Sevgili eşi Şenol la üniversite yıllarında anti faşist mücadele içinde tanıştı, mücadelede birlikleri evlilikle sonuçlandı. Bir erkek çocukları oldu.
Yakalandığı amansız hastalık nedeniyle 09.08. 2016 da aramızdan ayrıldı.
Bizlerle yaşayacak.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nden ABD Müdahalesini Protesto, Venezuela Halkı İle Dayanışma Eylemi. Katil ABD Venezüella’dan Defol!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, ABD’nin Venezuela’ya yönelik işgal politikalarını ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores’in “Özel operasyon birimi Delta Force (JSOC)” tarafından ABD’ye götürülmesini protesto etti.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısıyla Alsancak’ta bulunan Türkan Saylan Kültür Merkezi (TSKM) önünde bir araya gelen kitle, ABD emperyalizminin Venezuela’ya dönük müdahalelerine karşı çıkarak Venezuela halkıyla dayanışma mesajı verdi.

Eylemde, “Katil ABD Venezuela’dan defol”, “Emperyalistler, işbirlikçiler 6. Filoyu unutmayın”, “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın”, “Yaşasın halkların kardeşliği” ve “Kahrolsun ABD emperyalizmi”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atıldı.

Basın açıklamasını KESK Dönem Sözcüsü Başak Edge Gürkan okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli basın mensupları, değerli halkımız,

Dünyanın dört bir yanını kana bulayan, ülkeleri felaketlere sürükleyen, darbelerin, çatışmaların, iç savaşların arkasındaki temel güç olan Amerikan emperyalizmi dün Venezuela’ya bir darbe gerçekleştirmiş, Venezuela Devlet Başkanı Maduro Amerikan askerleri tarafından kaçırılarak bir gemiye konulmuş ve ABD’ye götürülmüştür.

Bir devlet, başka bir devletin topraklarına girip o devletin başkanını kaçırmakta, kendi topraklarına götürerek yargılayacağını ilan etmektedir.

ABD Başkanı Trump dün yaptığı açıklama ile tüm dünyaya hiç çekinmeden, “ABD tarihindeki en çarpıcı ve etkili askeri güç gösterilerinden biri” diyebilmektedir.

Yine Trump, açık seçik, en ufak bir sıkılma dahi duymadan, “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” sözlerini kullanabilmektedir.

Trump, muzaffer bir kumandan edasıyla yaptığı açıklamada büyük ABD’li petrol şirketlerinin ülkeye girerek milyarlarca dolarlık yatırım yapacağını, ‘harap durumdaki petrol altyapısını onaracağını’ ve ülke için gelir yaratacağını da söyleyerek Venezuela’yı yağmalamak istediklerini ikrar etmiştir. Onun bu ikrarı ağızdan kaçan bir cümle değil, kimsenin kendilerini engelleyemeyecekleri özgüveniyle büyük bir pervasızlıkla söylenmiş skandal sözlerdir.

Ve dünyada demokrasi kelimesini dilinden düşürmeyen devletlerin hiçbiri bu duruma karşı çıkmamaktadır. Birleşmiş Milletler’den Avrupa Konseyi’ne uluslararası kurumların hiçbiri bu barbarca işgale, bu her türlü uluslararası hukuku, kaideyi, demokratik değerleri ayaklar altına alan darbeye tek söz etmemektedir.

Trump ve Amerikan emperyalizmi işte tam da bu yüzden bu kadar kolay bir şekilde, bir film sahnesi anlatır gibi yabancı bir devlet başkanını tüm dünyanın gözü önünde kaçırıp kendi ülkesinde yargılayacağını ve o ülkeyi artık kendilerinin yöneteceğini diline dolayabilmektedir.

Amerikan emperyalizmi, emperyalist dünya düzeninin bir parçası olarak dünya kaynaklarını tekrar ve tekrar paylaşma üzerine kurulu bu ekonomik ve siyasi barbarlık döneminde en azgın, en pervasız, en cani yönüyle üzerine düşen rolü oynamaktadır.

Değerli basın emekçileri,

Dünya tarihi Amerikan emperyalizminin insanlık düşmanı suçlarıyla doludur. Hiroşima’dan Vietnam’a, Şili’den Sovyetlerin yıkılışına, Irak’tan Suriye’ye, Afrika’dan 12 Eylül’e, 12 Mart’a kadar insanlığa karşı işlenen tüm suçların arkasında muhakkak Anglo-Amerikan emperyalizmi vardır. Gözümüzün önünde haritadan silinen ve soykırıma uğrayan Filistin’de Amerika’nın kanlı postallarının izleri halen kurumamıştır.

Irak’ın yağmalanmasına nükleer silah bahanesi vardı. Afganistan işgalinde, Suriye’nin kan gölüne çevrilmesinde, Ukrayna savaşında hep bir tehdit algısı yaratılmış ve kitleler buna ikna edilmeye çalışılmıştı. Libya talan edilirken demokrasi ve diktatörlük karşıtlığı ön plandaydı. Bugün Venezuela’ya karşı girişilen gayri-nizami harp ve darbenin gerekçesi de narkoterörizm  ve ‘Maduro diktatörlüğü’ olmuştur. Öncelikle; içinde ABD’nin olmadığı bir dünya uyuşturucu trafiği ve organizasyonu düşünülemez. Önemle altını çizmek isteriz ki; Amerikan emperyalizminin ekonomik-siyasi çıkarları için çıkarttığı savaşlar, giriştiği işgallerin gerekçelerine inanmak imkansızdır. Böylesi bir gerekçe gerçek olsa dahi hiçbir devlet, bir başka devletin egemenlik sahasında bizzat veya kuklaları vasıtasıyla askeri müdahalede bulunarak o devletin başkanını kaçıramaz. Amerikan emperyalizmi uluslararası hukuk ve uluslararası ilişkileri Venezuela olayı ile bir daha silinmeyecek şekilde baştan yazmıştır ve buna benzer doğrudan müdahalelerin önü artık kapanamayacak şekilde açılmıştır.

Değerli basın emekçileri,

Tek kutuplu bir dünya düzeni emperyalizmin talan, işgal ve barbarlığının önünde durulamaması sonucunu yaratmıştır. Ancak şu bilinmelidir ki yakın tarihimiz emperyalizmi yerle bir eden Kurtuluş Savaşımızı da yazmaktadır. Emperyalizm her ne kadar meydanı boş bulmuş gibi görünse de halkların birlikteliği ve devrimci öfkesi karşısında yenilmeye mahkumdur. Bu yenilgi en bilimsel bir gerçekliktir.

Bugün pervasızca yağmalayan, katleden, yok eden emperyalizm kendi mezar kazıcılarını da yaratmaktadır. Emperyalizm daha önce dünyanın dört bir yanında yaşadığı yenilgilerin benzerlerini defalarca kez yaşayacaktır. İnsanlık bu barbarlığı ve soygun düzenini artık taşıyamaz durumdadır. İnsanlık, insanlığını kazanmak için emperyalizmi bir daha siyaset sahasına çıkamayacak şekilde silecek ve eşit, özgür, mutlu, barış dolu bir dünya yaratacaktır.

Kahrolsun emperyalizm!”

 

ABD Emperyalizminin Venezuela Saldırısını ve İşgalini Kınıyoruz! Venezuela Halkı Yalnız Değildir!

ABD emperyalizmi, Venezuela’nın başkenti Caracas’a yönelik gerçekleştirdiği hava saldırılarıyla bir kez daha halkların iradesini, devletlerin egemenliğini ve uluslararası hukuku açık biçimde çiğnemiştir. ABD Başkanı Donald Trump’ın talimatıyla düzenlenen bu saldırılar, askeri bir operasyon olmanın ötesinde açık bir işgal ve rejim değişikliği girişimidir.

Trump’ın saldırı sonrası yaptığı açıklamalar, emperyalist niyetin doğrudan itirafıdır. Trump, Venezuela’daki petrol sektörünü “tam bir fiyasko” olarak tanımlamış, ABD’li büyük şirketlerin ülkeye girerek petrol altyapısını onaracağını ve Venezuela’nın “para kazanmaya başlayacağını” söylemiştir. Bu ifadeler, saldırının demokrasi ya da insan haklarıyla değil, Venezuela’nın petrolü ve stratejik kaynaklarının gaspıyla ilgili olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Trump ayrıca gerekmesi halinde “ikinci ve çok daha büyük bir saldırıya hazır olduklarını” açıklamış ABD’nin “güvenli ve sağduyulu bir iktidar geçişi” sağlanana kadar Venezuela’yı yöneteceğini, askeri birliklerinin de Caracas’ta kalacağını ilan etmiştir. Bu sözler, emperyalist işgalin ve sömürgeci yönetim planının açık beyanıdır.

ABD yıllardır Venezuela’yı ambargo, ekonomik kuşatma, sabotaj ve darbe girişimleriyle teslim almaya çalışmaktadır. Bugün gelinen aşamada bu politika, doğrudan askeri saldırıya dönüşmüştür. Amaç nettir: Bolivarcı çizgiyi tasfiye etmek, yerine ABD çıkarlarına bağlı bir iktidar kurmak.

Bu saldırı aynı zamanda ABD emperyalizminin küresel hegemonya krizinin bir ürünüdür. Venezuela’ya yönelik askeri müdahale, Çin’in Latin Amerika’daki etkisini kırmaya dönük bir paylaşım savaşının da bir parçasıdır. Avrupa Birliği’nin sessizliği ise emperyalist suç ortaklığının göstergesidir.

Bizler, bağımsızlık, özgürlük ve emekçi halkların iradesini, çıkarlarını savunanlar olarak altını çizmek isteriz ki :

Venezuela’nın egemenliğini ve bağımsızlığını savunmak, mevcut hükümeti politik olarak desteklemek anlamına gelmez. Ancak emperyalist saldırı karşısında tarafsızlık yoktur. Emperyalizme karşı çıkmayan, fiilen onun safında yer alır.

Bizler, ülkelerin bağımsızlık ve özgürlüğünü, her devletin kendi sınırları çerçevesinde egemenliğini ve ülke halklarının iradesini savunanlar olarak:

ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırılarını derhal durdurmasını,

ABD güçlerinin Venezuela’dan koşulsuz çekilmesini,

Türkiye’nin NATO’dan çıkmasını,

İncirlik ve Kürecik başta olmak üzere tüm ABD üslerinin kapatılmasını,

Türkiye’nin emperyalist savaşların  lojistik üssü haline getirilmesine son verilmesini savunuyoruz.

ABD emperyalizminin Venezuela halkına ve ülkesinin kaynaklarına, zenginliklerine  sömürü ve kölelik dayatmasına karşı çıkıyoruz Emperyalist barbarlık yenilecek, halkların direnişi kazanacaktır.

Venezuela halkı yalnız değildir!

Emperyalist savaşa hayır!

Yaşasın halkların kardeşliği!

İşçiler Yeni Yıla Grev Çadırında, Umut ve Kararlılıkla Giriyor, Temel Conta İşçileri 386 Gündür Ekmek, Onur ve Gelecek İçin Direniyor..

Petrol-İş Sendikası Aliağa Şubesi’nin çağrısıyla, “30 Aralık’ta grev çadırında yan yana; 2025’i direnişle uğurlayıp 2026’yı umutla karşılayalım” şiarı etrafında bir araya gelen emek ve dayanışma güçleri, Temel Conta işçilerinin 386 gündür süren onurlu grevinin yanında saf tuttu. Grev çadırı önünde yükselen ses, yalnızca bir fabrikanın değil; insanca yaşam, eşitlik ve emek onurunun sesi oldu.

Türk-İş 3. Bölge Temsilcisi Hayrettin Çakmak, Petrol-İş Aliağa Şubesi Temsilcisi Hasan Toptan, Emek Partisi, Türkiye Komünist Hareketi, TÜMTİS, Öğrenci Kollektifleri, Birleşik Emekliler Sendikası, İmece-Der üyeleri ve İzmir Müzisyenler Derneği Başkanı Oktay Çaparoğlu ve arkadaşlarının ezgileriyle güçlenen buluşma; halaylar, türküler ve omuz omuza verilen sözlerle dayanışmanın sıcaklığını büyüttü.

Temel Conta işçileri, insanca yaşayacak bir ücret, güvenli ve insan onuruna yakışır çalışma koşulları ile sendikal haklar için tam 386 gündür direniyor. İşçiler, 2025’i grev çadırı önünde uğurlarken, yeni yıla da aynı kararlılıkla, aynı inançla girdi.

Grev çadırı önünde konuşan Petrol-İş Sendikası Aliağa Şubesi Temsilcisi Hasan Toptan, “Bu sendika bu fabrikaya girecek. Bunu işverene açıkça söyledik ve sonuna kadar arkasındayız. Direniş çadırımızı yenileyerek, yılbaşını 386 gündür emek için direnen arkadaşlarımızla birlikte geçirerek kararlılığımızı bir kez daha gösterdik. Kamuoyundan, özellikle sosyal medyadan güçlü bir dayanışma bekliyoruz” dedi. Toptan, devlet yetkililerine  ve patronlara da seslenerek, “Biz buradayız, vazgeçmiyoruz. Temennimiz, 2026 yılına Temel Conta’da sendikalı ve güvenceli bir şekilde girmektir” ifadelerini kullandı.

Bu direnişin en yakıcı gerçeklerinden biri ise, 386 gündür direnen emekçilerin büyük bölümünün kadın işçilerden oluşmasıdır. Bu grev, yalnızca bir ücret mücadelesi değil; annelerin çocuklarına onurlu bir gelecek bırakma mücadelesidir. Grev çadırında direnen kadınlar, emeğinin karşılığını alamadığı için değil, bebeleri aç büyümesin diye direniyor. Bir çocuğun yalnızca ekmeğe değil; süte, şekere, sağlıklı gıdaya ihtiyacı olduğunu bildikleri için direniyorlar.

Bu direniş, çocukların sofrasına koyulacak bir bardak sütün, çantasına girecek bir kitabın, okula tok gitmenin, sağlıklı beslenmenin ve insanca büyümenin mücadelesidir. Kadın işçiler burada yalnızca kendi haklarını değil; çocukların geleceğini, anneliğin onurunu ve emeğin saygınlığını savunuyor. Devletin, siyasetin ve kamuoyunun sessiz kaldığı bu grevde kadınlar, sessizliğe karşı onurlu bir direnişle yanıt veriyor.

Emek Partisi İzmir İl Başkanı Elif Çuhadar yaptığı konuşmada, “386 gündür direnen Temel Conta işçilerinin her zaman yanındayız. Bu mücadele yalnızca Temel Conta işçilerinin değil, tüm işçi sınıfının mücadelesidir. Buradan elde edilecek her kazanım, örgütlü mücadelenin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösterecek; çevredeki tüm işçilere özgüven kazandıracaktır” dedi.

Sağlık-İş İzmir Şube Başkanı Özgür Arslan da Temel Conta işçilerini selamlayarak, “Türkiye’nin dört bir yanında bu direniş konuşuluyor. Hastanelerde, üniversite hastanelerinde Temel Conta direnişini anlatıyoruz. 386 gündür sürdürülen bu onurlu mücadele, işçi sınıfı açısından nasıl direnilmesi gerektiğinin güçlü bir örneğidir” diye konuştu.

Etkinlik, müzik dinletisi ve halaylarla sona ererken, grev çadırında yeni yıla girerken verilen söz netti:
Bu mücadele kazanacak.
Hiçbir çocuk aç büyümeyecek.
Her çocuk süte de ulaşacak, kitaba da…
Her işçi emeğinin karşılığını alacak,
Her evde insanca yaşam, umut ve kazanmanın gururu olacak.

2026’nın; Temel Conta’da sendikalı, güvenceli, kadınların ve çocukların yüzünün güldüğü bir yıl olması dileğiyle…
Yaşasın örgütlü mücadele, yaşasın işçilerin birliği ve emekçilerin  dayanışması!

İzmir’de Roboskî ve Maraş Katliamları Anıldı: “Unutmadık, Unutturmayacağız”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Roboskî Katliamı’nın 14’üncü, Maraş Katliamı’nın ise 46’ncı yılı dolayısıyla Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir araya geldi. Anmada hem Türkiye’deki tarihsel katliamlar hem de Suriye’de Arap Alevilere yönelik saldırı ve katliamlar  protesto edildi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, 28 Aralık 2011’de Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboskî köyünde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait savaş uçaklarının bombardımanı sonucu 19’u çocuk 34 sivilin yaşamını yitirdiği Roboskî Katliamı’nın 14’üncü yıldönümü ile 19–26 Aralık 1978 tarihlerinde Kahramanmaraş’ta Alevilere ve solculara yönelik gerçekleştirilen Maraş Katliamı’nda yaşamını yitirenleri andı.

Anma, Türkan Saylan Kültür Merkezi (TSKM) önünde gerçekleştirildi. Etkinliğe siyasi partiler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve çok sayıda yurttaş katıldı. DEM Parti İzmir İl Örgütü, ÖSYM önünden TSKM’ye kadar “Roboskî’de öldürülenleri de öldürenleri de unutmadık” pankartı arkasında yürüyüş düzenleyerek alana geldi.

Yürüyüş ve anma boyunca “Maraş, Sivas, Roboskî unutulmaz, hiçbiri”, “Maraş’ı unutma unutturma”, “Suriye’de Alevi katliamı var”, “Katil HTŞ, işbirlikçi AKP” sloganları atıldı. Katılımcılar, geçmişte yaşanan katliamlarla güncel savaş ve çatışma politikaları arasında bağ kurarak adalet talebini yineledi.

Basın açıklamasını Emek ve Demokrasi Güçleri adına KESK Dönem Sözcüsü Başak Edge Gürkan okudu. Gürkan, Aralık ayının Türkiye tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olduğuna dikkat çekerek Maraş Katliamı, 19 Aralık 2000 cezaevi operasyonları ve Roboskî Katliamı’nın ortak noktasının cezasızlık ve devlet sorumluluğu olduğunu vurguladı.

Açıklamada, 1978’de Maraş’ta Alevi yurttaşların evlerinin işaretlenerek hedef alındığı, resmi rakamlara göre 111 kişinin öldürüldüğü, yüzlerce ev ve işyerinin yakılıp tahrip edildiği hatırlatıldı. Katliam sırasında güvenlik güçlerinin günlerce müdahale etmediği, faillerin büyük bölümünün yargılanmadığı ya da yıllar sonra serbest bırakıldığı ifade edildi. Gürkan, Maraş Katliamı’nın insanlığa karşı işlenen bir suç olarak cezasızlıkla sonuçlandığını söyledi.

19 Aralık 2000’de “Hayata Dönüş Operasyonu” adı altında 20 cezaevinde eş zamanlı gerçekleştirilen askeri operasyonlara da değinen Gürkan, 30’u siyasi tutuklu olmak üzere 32 kişinin yaşamını yitirdiğini, yüzlerce tutuklunun kalıcı sağlık sorunlarıyla yaşamaya zorlandığını belirtti. Operasyonun sorumluları hakkında etkin bir soruşturma yürütülmediğini, davaların zamanaşımı ve beraat kararlarıyla kapatıldığını hatırlattı.

Roboskî Katliamı’na ilişkin değerlendirmede ise 34 köylünün savaş uçaklarıyla bombalanarak öldürülmesine rağmen adaletin sağlanmadığı, dosyanın takipsizlik kararlarıyla kapatıldığı ifade edildi. Gürkan, “Roboskî’den geriye adalet arayışı ve parçalanmış bedenlerin görüntüleri kaldı” dedi.

Basın açıklamasının ardından  İpek Karanfil söz alarak Suriye’de yaşananlara dikkat çekti. Mart ayından bu yana Suriye’de Arap Alevi halkının sistematik biçimde hedef alındığını belirten konuşmacı, köylerin yakıldığını, kadınların kaçırıldığını, çocukların öldürüldüğünü söyledi. Yaşananların tesadüf olmadığını vurgulayan konuşmacı, Ortadoğu’da halkların birbirine kırdırıldığı bir paylaşım ve sömürü savaşı yürütüldüğünü dile getirdi.

Emperyalist güçlerin ve bölgesel iktidarların bu saldırılara sessiz kaldığını ya da destek sunduğunu ifade eden konuşmacı, AKP–MHP iktidarının da bu politikaların ortağı olduğunu savundu. Türkiye’ye Suriye’deki saldırılara verilen destekten vazgeçme çağrısı yapan konuşmacı, “Bu sadece Alevilerin değil, tüm insanlığın meselesidir” dedi.

Açıklamada ayrıca Suriye’de Arap Alevi halkının başlattığı oturma eylemine dikkat çekilerek uluslararası dayanışma çağrısı yapıldı. “Bugün Alevilerin sesini duymayanlar, yarın başka halkların çığlığını da duymayacaktır” denildi.

Etkinliğin sonunda İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına TMMOB İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Aykut Akdemir katılımcılara teşekkür ederek anmanın sona erdiğini duyurdu. Daha sonra DEM Parti İzmir İl Örgütü, Gündoğdu Meydanı’na yürüyerek katliamlarda yaşamını yitirenler anısına denize karanfil bıraktı.

Anma, “Yeni Maraşlar, Sivaslar, Roboskîler yaşanmasın” çağrısıyla son buldu.

İzmir’de Gazze protestosu: “İsrail’i tanımayın, tam ambargo uygulayın” çağrısı

Filistin’e Özgürlük Platformu,  Gazze’de süren saldırılara, ateşkes ihlallerine ve yaşanan insani krize dikkat çekmek amacıyla İzmir’in Alsancak semtinde basın açıklaması yaptı. Alsancak’ta ÖSYM binası önünde bir araya gelen platform üyeleri, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının ateşkes döneminde de devam ettiğini vurgulayarak uluslararası kamuoyunu ve Türkiye hükümetini daha somut adımlar atmaya çağırdı.

Basın açıklaması sırasında “İsrail’i tanımama ve tam ambargo uygulama” yazılı pankart açılırken, katılımcılar sık sık slogan attı. Eylemde “Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot”, “Nehirden denize özgür Filistin”, “ABD Ortadoğu’dan defol”, “Her yer Filistin, her yer direniş” ve “Siyonizm yenilecek, direnen Filistin kazanacak” sloganları öne çıktı. Açıklamaya çeşitli demokratik kitle örgütleri ve Filistin’le dayanışma içinde olduklarını belirten yurttaşlar da katıldı.

Grup adına okunan basın metninde, Gazze’de ilan edilen ateşkesin fiilen işlemediği savunuldu. Açıklamada, 11 Ekim’de başlayan ateşkesten bu yana en az 406 Filistinlinin yaşamını yitirdiği, yaralı sayısının ise 1.118’e ulaştığının açıklandığı hatırlatıldı. Ateşkes sürecinin “soykırımın yavaş çekimi” olarak tanımlandığı açıklamada, bombardımanların yanı sıra kuşatma politikalarının da sürdüğü ifade edildi.

Gazze’de insani durumun giderek ağırlaştığına dikkat çekilen açıklamada, Aralık ayı başından bu yana evlerin çökmesi sonucu 18 kişinin hayatını kaybettiği, şiddetli soğuklar nedeniyle hipotermi sonucu yaşamını yitirenlerin sayısının 13’e yükseldiği aktarıldı. Yakıt, ilaç, barınma malzemeleri ve insani yardım girişlerinin engellenmesinin ateşkes ihlali olduğu vurgulandı.

Açıklamada, İsrail hapishanelerinde tutulan Filistinli esirlerin durumuna da yer verildi. Damon Hapishanesi’ndeki kadın mahkûmların hücre baskınları, fiziksel şiddet ve hak ihlallerine maruz kaldığı belirtilirken, Gazze ile dayanışma amacıyla oluşturulan filolara katılan aktivistlere yönelik cinsel saldırı iddiaları da gündeme getirildi. Bu saldırıların münferit değil, sistematik olduğunun altı çizildi.

Metinde, ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerin ve bölgesel güçlerin yaşananlara rağmen “hayat normalmiş gibi” davrandığı ifade edilerek, Gazze’nin geleceğine ilişkin planların Filistin halkının iradesi dışında şekillendirildiği savunuldu. Kasım ayında Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bazı ülkelerin destek verdiği ve kamuoyunda “Trump Planı” olarak anılan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararına eleştiriler yöneltildi. Bu kararın, Gazze’nin yönetimini Filistinlilerden alarak uluslararası bir yapıya devretmeyi ve Filistin direnişini silahsızlandırmayı hedeflediği iddia edildi.

Filistin’deki direniş örgütlerinin söz konusu kararı reddettiği hatırlatılan açıklamada, bu yaklaşımın Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını ihlal ettiği savunuldu. Türkiye’ye çağrıda bulunulan metinde, Ankara’nın bu tür kararlara verdiği desteği geri çekmesi ve Filistin halkının iradesini esas alan bir tutum alması istendi.

Basın açıklamasında ayrıca, İsrail’in yalnızca Gazze’de değil Batı Şeria, Lübnan ve Suriye’de de saldırgan politikalarını sürdürdüğü belirtilerek, yerleşimlerin genişletildiği ve Filistinlilerin yaşam alanlarının daraltıldığı ifade edildi. İsrail’in şimdiye kadar etkili bir yaptırımla karşılaşmamasının yeni suçların önünü açtığı savunuldu.

Açıklamanın sonunda, küresel dayanışmanın büyütülmesi çağrısı yapıldı. “İsrail’i tanıma, tam ambargo uygula” sloganı öne çıkarılırken, Türkiye’nin İsrail ile siyasi, askeri, ekonomik, ticari ve kültürel tüm ilişkileri sonlandırması istendi. Gazze’ye insani yardım geçişlerinin tamamen serbest bırakılması, İsrail yönetiminin uluslararası mahkemelerde yargılanması ve İsrail’in uluslararası alanda tecrit edilmesi talepleri dile getirildi.

Eylem, sloganlar eşliğinde sona erdi.

 

Temel Conta Grev Çadırında Onur, Emek ve Sınıf Dayanışması

Soğuk bir kış gününde, öğle saatlerine doğru İmece Dostluk Dayanışma Derneği’nden üç yöneticiyle birlikte Temel Conta işçilerinin sürdürdüğü direnişi selamlamak ve dayanışmayı büyütmek için yola çıktık. Grevin 383. gününde, Kemalpaşa yolu üzerindeki fabrikanın önünde bir haftadır kurulu olan grev çadırı, işçilerin geçtiğimiz yılı yağmurda, rüzgârda ve soğukta geçirdikleri mücadelenin yeni yılı da direnerek karşılama kararlılığının somut ifadesiydi. Sert havaya rağmen girişte duyduğumuz sımsıcak bir “hoş geldiniz” cümlesi, daha ilk anda bu çadırın yalnızca bir barınma alanı değil, emeğin ve dayanışmanın kurulduğu bir direniş mekânı olduğunu hissettirdi.

Grev çadırına vardığımızda bizi, direnişin sözcülüğünü yapan Sinem Arkadaş, kızı Derin ve çoğu genç kadın olan grev gözcüsü işçi arkadaşlar karşıladı. Rüzgâra karşı korunaklı kurulan çadırın ortasında yanan soba, yalnızca ısınmanın değil, günlerdir süren uzun sohbetlerin, paylaşımların ve ortaklaşmanın odağıydı. Sobada bir sendikanın gönderdiği yük paletleri yakılıyordu. Çadırın içi, işçilerin kararlılığı, örgütlü duruşu ve kazanacaklarına olan inançla aydınlanmıştı.

Demlenmiş çaylar bardaklara doldurulup sobanın yanına dizildiğinde sohbet kendiliğinden başladı. Bu, sıradan bir ziyaret sohbeti değildi; işçilerin yaşadıklarını doğrudan aktardığı, grevin nasıl ve neden kaçınılmaz hale geldiğini ortaya koyan bir tanıklık alanıydı. Patron baskıları, sendikalaşma sürecinde yaşanan engellemeler ve çalışma koşulları bir bir anlatıldı.

Sinem Arkadaş, Temel Conta’da yıllardır süren sömürü düzenini özetlerken deneyimli işçilerle yeni işe başlayanların aynı asgari ücrete mahkûm edildiğini, üretim büyürken emeğin karşılığının sistematik biçimde gasbedildiğini vurguladı. Fabrikada üretilen parçalar uluslararası firmalara giderken, kalite ödülleri alınırken işçiler geçim derdiyle baş başa bırakılıyordu. “Üretim biz durunca duruyor ama değer bizden esirgeniyor. Bu fabrikada üretim durursa hiçbir şey yürümez, ama emeği üreten bizler yok sayılıyoruz”, “Tesla’nın elektrikli arabalarının çontalarını yaptık. Patronlar anlaşma yaptılar. Bizim ürettiğimiz contalar için ödül alındı. Ama bize bela okudular,İşe yaramaz gördüler  ve  emeğimizi yok saydılar.”   sözleri, çadırdaki herkesin ortak duygusunu ifade ediyordu.

Sohbet ilerledikçe, grevin fiili başlangıcına giden kırılma anı da tüm açıklığıyla ortaya çıktı. İşçilerden biri, sendikaya üye olma sürecinde yaşananları anlattı. Aynı gün sendikaya üye olduklarını, ancak farklı yerdeki Temel  Conta’da çalışan bir işçinin öncü konumdaki bir işçiyi patrona ispiyonlamasıyla sürecin açığa çıktığını söyledi. Patronun bu durumu fırsata çevirerek korku yaratmaya çalıştığını, özellikle işçileri hedef aldığını ifade etti. Patronun da çok iyi bildiği bir gerçek vardı:

“Burada 20 kişilik kilit bir kadro var. Bu 20 kişi aynı anda hareket ederse, yapabileceği hiçbir şey yok.”

Bu bilginin patron tarafından da biliniyor olması baskının dozunu artırmıştı. Patronun üretim alanına gelerek işçilere hitap ettiğini,  şu sözleri söylediğini anlattılar:

“Allah topunuzun belasını versin, işe yaramaz işçiler.”

Bu söz çadırda anlatılırken bile ağır bir sessizlik yarattı. İşçilerden biri o anı şöyle aktardı:

“‘Bize mi diyor?’ dedim. Arkadaşa döndüm, ‘Duydun mu?’ dedim. ‘Duydum’ dedi aynen böyle  söyledi.”

O an üretim hattında bir arkadaşının makineden malzeme almaya hazırlandığını gören Sinem, hiç tereddüt etmeden müdahale etmişti  “madem işe yaramaz işçileriz, o halde üretimi makineler kendi kendine mi yapıyor??  Ürettiğimiz contalar hayali mi, boşuna mı ödül alıyorlar ??

Hakarete verilen yanıt bireysel bir öfke değil, kolektif oldu. İşçiler birlikte tepki duydular,  “buaraya gelmeli ve bu söz için bizden özür dilemeli” dediler. O gün Temel Conta’da sendikalaşmanın, bu adil olmayan, hak etmedikleri aşağılayıcı söz ve tavır karşısında nasıl da gerekli, kendilerini koruyucu ve hak mücadelesinde etkili olacağını bir kez daha hissettiler; grev  koşulları böylece olgunlaşıyordu

Bir yılı aşkın süredir fire vermeden süren bu grevde en dikkat çekici yanlardan biri, kadın işçilerin mücadelenin merkezinde yer almasıydı. Kadın işçiler, düşük ücretlere, güvencesizliğe ve sendikalaşma hakkına yönelik saldırılara karşı mücadele ederken, aynı zamanda ev içi yüklerin, çocuk bakımının ve uzun çalışma saatlerinin ağırlığını da sırtladıklarını anlattılar. Grev, bu görünmez emek yüklerinin görünür hale geldiği, birlikte aşılmasının yollarının konuşulduğu bir eşik olmuştu.

Bu mücadelenin en küçük tanıklarından biri ise Sinem Arkadaş’ın kızı Derin’di. Henüz yedi yaşına yeni basan Derin, ziyarette getirilen kitapları büyük bir sevinçle tek tek inceledi. Onun heyecanı, grev çadırının yalnızca bugünün direniş alanı değil, çocukların da sınıf mücadelesiyle tanıştığı, emeğin ve dayanışmanın ne demek olduğunu yaşayarak öğrendiği bir mekân olduğunu gösteriyordu.

Sohbet sırasında çadırın ihtiyaçları da konuşuldu. Havaların giderek soğumasıyla birlikte ısınma sorunu öne çıkıyordu. İşçiler, yavaş yanan ve uzun süre ısı veren kömüre ihtiyaç duyduklarını dile getirirken bunun bir yakınma değil, dayanışmayla aşılacak bir sorun olduğunu özellikle vurguladılar. Ziyaret sırasında altı torba kömür temin edilip çadıra ulaştırıldığında yaşanan sevinç, yalnızca ısınmanın değil, “yalnız değiliz” duygusunun somut ifadesiydi.

Yaklaşan yeni yıl için getirilen şekerlemeler paylaşıldı. Sobanın başında içilen çaylar ve kahveler eşliğinde, yeni yılın da mücadeleyle karşılanacağı konuşuldu. İşçiler, 2026’ya da direnişle gireceklerini kararlılıkla ifade etti.

Temel Conta grev çadırında konuşulanlar, bir fabrikanın çok ötesine işaret ediyordu. Patronların “kaç gün dayanacaklar” hesabı yaptığı, sendikal mücadelenin zayıflatılmaya çalışıldığı bir dönemde işçiler, dayanışmanın gücünü hatırlatıyordu. Bu çadır bugün, emeğin hakarete, güvencesizliğe ve sömürüye boyun eğmeyeceğini gösteren bir direniş alanıdır.

Burada onur, emek ve sınıf dayanışması birlikte üretiliyor.

İnsanca Yaşamak İçin Örgütlen Birleş Mücadele Et!

2026 yılı için açıklanan 28 bin 75 TL’lik asgari ücret, bir kez daha bu ülkede ücretlerin nasıl bir siyasal tercih doğrultusunda belirlendiğini açık biçimde ortaya koymuştur. Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun sahnelediği bu tiyatroda sonuç baştan bellidir: İşçi sınıfına sefalet, sermayeye ise kâr. Yüzde 27’lik artış oranı, yalancı TÜİK verilerine dayandırılarak “enflasyona ezdirmeme” söylemiyle sunulsa da, gerçek yaşam koşulları bu yalanı anında teşhir etmektedir.

Türk-İş’in kendi araştırmasına göre açlık sınırı 29 bin 828 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 97 bin TL’nin üzerine çıkmıştır. Bekâr bir işçinin aylık yaşam maliyeti dahi 38 bin lirayı aşarken, açıklanan asgari ücret açlık sınırının altında kalmıştır. Bu tablo, milyonlarca işçi ve emekçinin bilinçli olarak açlığa ve yoksulluğa mahkûm edildiğini göstermektedir. Daha ücretler cebe girmeden temel tüketim maddelerine yapılan zamlarla bu artış fiilen erimiştir.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun yapısı bu sömürü düzeninin aynasıdır. İşçileri temsil etmeyen, patronlar ve iktidar tarafından şekillendirilen bu komisyon, yıllardır bir tiyatro sahnesi işlevi görmektedir. Türk-İş’in bu yıl masaya oturmaması, bu gerçeği değiştirmemiş; aksine komisyonun göstermelik niteliğini bir kez daha açığa çıkarmıştır. Bu oyunda roller değişse de senaryo aynıdır: Hükümet ve patronlar birlikte karar alır, işçiler ise seyirci koltuğuna mahkûm edilir.

Bugün Türkiye’de asgari ücret istisna değil, temel ücret haline gelmiştir. İşçilerin en az yarısı asgari ücretle çalışmaktadır. Avrupa’da asgari ücretle çalışanların oranı en yüksek ülke Türkiye’dir. Buna karşın ücret düzeyi Avrupa sıralamasında en alt sıralarda yer almaktadır. Bu durum, Türkiye’nin sermaye için bir “ucuz işgücü cenneti”ne dönüştürüldüğünü, işçi sınıfı içinse bir cehennem haline getirildiğini göstermektedir.

Kapitalizmin derinleşen krizi koşullarında iktidar, krizin faturasını işçi ve emekçilere kesmektedir. Orta Vadeli Programlar, esnek çalışma modelleri, tamamlayıcı emeklilik sistemi, vergi soygunu ve sosyal hak gaspları bu saldırıların parçalarıdır. MESEM adı altında çocuk emeği sömürüsü meşrulaştırılırken, işten atmalar ve güvencesiz çalışma yaygınlaşmaktadır. Sermaye vergi aflarıyla korunurken, işçilere fedakârlık dayatılmaktadır.

Bu düzen, tüm kurumlarıyla sermayeyi koruyan bir düzendir. Bu nedenle sorun yalnızca asgari ücretin miktarı değil, ücretlerin belirlendiği sınıfsal ve siyasal düzendir. İşçi sınıfı kendi kaderini eline almadığı sürece, bu tiyatro her yıl yeniden sahnelenecektir.

Çözüm nettir: İşçileri temsil etmeyen Asgari Ücret Tespit Komisyonu lağvedilmeli, ücretler grevli toplu sözleşme hakkı temelinde, gerçek işçi örgütleri tarafından belirlenmelidir. Asgari ücret açlık değil, yoksulluk sınırının üzerinde olmalıdır. Ancak bunlar nihai değil, geçici kazanımlardır.

Kalıcı kurtuluş, sömürüye dayalı kapitalist düzenin ortadan kaldırılmasından geçmektedir. İşçi sınıfının insanca bir yaşamı ancak üretim araçlarının toplumsallaştırıldığı, planlı ve eşitlikçi bir sosyalist düzende mümkündür. Sefalet ücretine mahkûm değiliz. Örgütlenerek, birleşerek ve mücadeleyi büyüterek bu düzeni değiştirebiliriz. İşçi sınıfının kurtuluşu, kendi eseri olacaktır.

İzmirde İnsan Hakları Yürüyüşü yapıldı. İnsan Hakları Savunucusu, Sosyalist Hüsnü Öndül anıldı.

İnsan Hakları Derneği (İHD) İzmir Şubesi ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İzmir Temsilciliği, İnsan Hakları Haftası kapsamında Konak Eski Sümerbank önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. “İnsan haklarıyla insandır” pankartının açıldığı açıklamada, Türkiye’de ve dünyada derinleşen hak ihlallerine, savaş politikalarına, cezasızlığa ve baskı rejimine dikkat çekildi.

Basın açıklamasını İHD İzmir Şube Eşbaşkanı Zilan Gümüş okudu. Açıklamada, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 77. yılında, bildirgede güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin sistematik biçimde ihlal edildiği vurgulandı. OHAL rejiminin fiili olarak kalıcı hale getirildiği, işkence ve kötü muamele iddialarının arttığı, ifade, örgütlenme ve gösteri özgürlüğünün engellendiği ifade edildi. Kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik ayrımcı politikalar, mültecilere dönük nefret dili, kayyım uygulamaları, cezaevlerindeki tecrit ve hasta mahpusların durumu da açıklamada öne çıkan başlıklar arasında yer aldı.

Zilan Gümüş,  “Hapishanelerde bulunan yaklaşık 4.000’i aşkın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüsünün bir gün salıverilme ihtimalinin, yani umut hakkının olmaması insan onuruna aykırı bir durumdur. İmralı Hapishanesi başta olmak üzere hapishaneler de uygulanan izolasyon, tecrit uygulamaları çözülemeyen kronik bir soruna dönüşmüştür. Kamuoyu tarafından ‘kuyu tipi hapishaneler’ olarak adlandırılan Yüksek Güvenlikli, S ve Y Tipi hapishaneler derhal kapatılmalıdır” dedi.

Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl çözümüne vurgu yapılan açıklamada, çatışmalı sürecin sona erdirilmesi, barışın toplumsallaştırılması ve insan haklarının güvence altına alınması çağrısı yapıldı. Açıklamanın ardından kitle, yaşamını yitirenler anısına denize karanfil bıraktı.

Etkinlikler, insan hakları savunucusu Hüsnü Öndül’ün ölüm yıldönümü dolayısıyla Fransız Kültür Merkezi’nde düzenlenen söyleşiyle devam etti. Söyleşi, Öndül için hazırlanan sinevizyon gösterimi ve  özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler için yapılan saygı duruşu ile  başladı. Etkinlikte yapılan konuşmalarda Öndül’ün hem insan hakları mücadelesindeki yeri hem de yaşamına yön veren tanıklıklar ele alındı. Söyleşide Günseli Kaya, Akın Birdal, Necla Şengül ve Çoşkun Üsterci söz aldı.

Günseli Kaya, konuşmasında Hüsnü Öndül’ün yaşam öyküsünü ve insan hakları mücadelesinin hangi koşullarda şekillendiğini ayrıntılarıyla anlattı. Öndül’ün 13 Eylül 1953’te Samsun’un Havza ilçesine bağlı Girem köyünde doğduğunu belirten Kaya, ailesinin yaşayan ilk erkek çocuğu olması nedeniyle babasının adını aldığını aktardı. Yedi yaşındayken babasını, kısa bir süre sonra da ablalarından birini kaybeden Öndül’ün çok küçük yaşta ağır sorumluluklar üstlenmek zorunda kaldığını söyledi.

Ailesinin toprak sahibi olmasına rağmen, babasının erken ölümü ve çocukların küçük yaşta olması nedeniyle zamanla bu toprakların elden çıkarıldığını ifade eden Kaya, Hüsnü Öndül’ün ilkokulu Girem Köyü’nde, ortaokul ve liseyi Havza’da tamamladığını belirtti. Babasını ilkokul birinci sınıfta kaybetmesi nedeniyle erken yaşta olgunlaşmak zorunda kaldığını vurgulayan Kaya, 14 yaşındayken diyabet hastası olan erkek kardeşini tedavi ettirmek için Ankara’ya gelişini, Öndül’ün yaşamındaki önemli dönüm noktalarından biri olarak anlattı.

Okul yaşamında çalışkan bir öğrenci olduğunu, futbola büyük ilgi duyduğunu ve üniversite yıllarında futbol takımında da oynadığını aktaran Kaya, üniversite sınavında yüksek puan almasına rağmen dönemin koşulları nedeniyle Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolduğunu ve 1977 yılında mezun olduğunu söyledi. Kaya, Hüsnü Öndül’ün 1971 yılı sonlarında sosyalizme ilgi duymaya başladığını; Nikolay Ostrovski’nin “Ve Çeliğe Su Verildi” kitabının düşünsel dünyasında özel bir yer tuttuğunu ifade etti.

1978 yılında askere giden Hüsnü Öndül’ün, 13 ay boyunca İskenderun-Arsuz’da görev yaptığını ve askerlik sonrası avukatlığa başladığını belirten Kaya, bu dönemin Türkiye’de cezaevlerinin devrimcilerle dolu olduğu bir dönem olduğunu hatırlattı. Öndül’ün, işkence gören, idamla ya da ağır cezalarla yargılanan ve kamuoyunda “terörist” olarak yaftalanan devrimcilerin avukatlığını üstlenmeye bilinçli bir tercihle karar verdiğini vurguladı. “Ben onu 1981 yılında Mamak Askeri Cezaevi’nde tutukluyken avukatım olarak tanıdım” diyen Kaya, bu ilişkinin aynı zamanda bir mücadele yoldaşlığına dönüştüğünü ifade etti.

Hüsnü Öndül’ün koyu bir Fenerbahçe taraftarı olduğunu, İHOP (İnsan Hakları ortak Platformu)  ofisinin kapısının arkasında asılı bir Fenerbahçe atkısının bulunduğunu aktaran Kaya, insan hakları çalışmaları arasında futbol sohbetlerinin de önemli bir yer tuttuğunu anlattı.

Neşet Ertaş’a duyduğu büyük sevgiyi de hatırlatan Kaya, Hüsnü Öndül’ün son yolculuğuna sevdiği türküler eşliğinde uğurlandığını ifade etti. Vefalı, mütevazı, kadınlara saygılı, hayvanları koruyan ve güvercinleri beslemesiyle bilinen bir insan olduğunu dile getiren Kaya, bu özelliklerin onun insan hakları anlayışının gündelik hayattaki karşılığı olduğunu vurguladı. 1988 yılında Toplumsal Kurtuluş dergisinde yayımlanan bir yazı nedeniyle tutuklandığını hatırlatan Kaya, Hüsnü Öndül’ün Kürt sorununun eşitlik ve kardeşlik temelinde çözümü ve onurlu barış mücadelesinden hiç vazgeçmediğini söyledi

Akın Birdal ise konuşmasında Hüsnü Öndül ile uzun yıllara dayanan mücadele arkadaşlığına değinerek, onun insan hakları hareketi içindeki kurucu ve öğretici rolünü anlattı. Birdal, Öndül’ün özellikle baskı dönemlerinde geri adım atmayan, cezasızlığa ve işkenceye karşı ısrarcı tutumunun insan hakları savunucuları için yol gösterici olduğunu ifade etti. Öndül’ün hem hukukçu hem de mücadele insanı olarak, insan hakları hareketinin toplumsallaşmasında önemli bir emek verdiğini vurguladı.

Necla Şengül de konuşmasında Hüsnü Öndül’ün insan hakları eğitimine verdiği öneme dikkat çekti. İnsan Hakları Akademisi ve İnsan Hakları Okulu çalışmalarında Öndül’ün bilgiye dayalı, sistematik ve eleştirel bir yaklaşımı benimsediğini aktaran Şengül, onun hak savunuculuğunu yalnızca tepki veren bir alan olarak değil, öğrenilen ve öğretilen bir mücadele biçimi olarak ele aldığını söyledi.

Çoşkun Üsterci ise Hüsnü Öndül’ün insan hakları mücadelesindeki yerini hukuk, ilke ve siyasal sorumluluk çerçevesinde değerlendirdi. Öndül’ün hukuku iktidarın bir aracı olarak değil, iktidarı sınırlayan bir mücadele alanı olarak gördüğünü belirten Üsterci, onun cezasızlıkla mücadele, işkence yasağı ve adil yargılanma hakkı konularında ısrarcı bir çizgi izlediğini ifade etti. Üstercin, Hüsnü Öndül’ün farklı toplumsal ve siyasal kesimleri insan onuru ortak paydasında buluşturmaya çalışan bir insan hakları savunucusu olduğunu vurguladı.

Söyleşi, Hüsnü Öndül’ün geride bıraktığı insan hakları mirasının yalnızca geçmişe ait olmadığı; bugün ve gelecek mücadeleler için yol göstermeye devam ettiği vurgusuyla sona erdi.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin kabul edilişinin 77.yılında hak örgütlerinden ortak açıklama

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 77. yılı dolayısıyla İzmir’de bir araya gelen hak örgütleri, Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde ortak basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamaya ÇHD İzmir Şubesi, Genç LGBTİ+ Derneği, Hak İnisiyatifi Derneği, Halkların Köprüsü Derneği, İmece Dostluk Dayanışma Derneği, İHD İzmir Şubesi, İnsan Hakları Gündemi Derneği, ÖHD İzmir Şubesi ve TİHV İzmir Temsilciliği katıldı. Etkinliğe DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, CHP Eski Milletvekili Zeynep Altıok ve çok sayıda yurttaş da katıldı.

Etkinlikte “Halkın iradesi yok sayılamaz”, “Zindanlar boşalsın tutsaklara özgürlük”, “Eşit yurttaşlık onurlu yaşam”,” Adil barış kardeşçe yaşam”, “Bedenimize, emeğimize, kimliğimize dokunmayın”, “Savaşa hayır yaşasın halkların eşitliği”, ” Baskılar bizi yıldıramaz”, “Yaşasın barış-Biji aşiti”, “İnsan haklarıyla insandır”, “Eşitlik adalat insan hakları” sloganları atıldı.

Ortak açıklama TİHV Genel Sekreteri Coşkun Üsterci tarafından okundu.  Açıklamaya geçmeden önce Üsterci ortak açıklamanın 22 sahife olduğunu ancak bunu özetleyerek 4 sayfa olarak okuyacağını belirtti.  Açıklamanın ardından katılımcılar ‘Barış zinciri’ oluşturarak  etkinliği sonlandırdı.

22 sayfa açıklamanın özetlenmiş 4 sayfalık tam metni şöyle:

“İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Kabul Edilişinin 77. Yılında

Tüm İnsanların Onur ve Haklarda Eşit Olduğu Bilinciyle,

Eşitsizlik, Adaletsizlik, Yoksulluk, Ayrımcılık ve Savaşa Karşı,

Israrla Barış, Demokrasi ve İnsan Hakları Değerlerini Savunuyoruz!

Kabul edilişinin 77. Yılında İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, çağımızın en önemli kurucu sözleşmesi olarak insanlığın yolunu aydınlatmaya devam ediyor.

30 maddeden oluşan Evrensel Bildirge, Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde yürütülen uzun çalışmalar sonucunda 10 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan BM Genel Kurulu tarafından kabul ve ilan edilmiştir. Türkiye, Evrensel Bildirgeyi 27 Mayıs 1949 tarihli Resmi Gazete’de yayınlayarak yürürlüğe koymuştur. İki yıl sonra BM Genel Kurulu, 1950’de “10 Aralık”ı “Uluslararası İnsan Hakları Günü” olarak ilan etmiştir.

BM, İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı ağır insani yıkımın bir daha asla yaşanmaması için, barış, insan hakları ve demokrasi ideallerine dayalı uluslararası bir sistem oluşturma hedefiyle inşa edilmiştir. Evrensel Bildirge de bu sitemin kurumsallaştırılmasında, insanlığın haysiyet, eşitlik ve adalet arayışında temel ve vazgeçilmez bir yere sahiptir. Bugün gelinen aşamada maalesef bu ideallerin çok gerisinde kalınmıştır. Evrensel Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklere dayalı uluslararası bir düzen hâlâ kurulamamıştır. BM, küresel boyutta yaşanan her türden ayrımcılık, eşitsizlik ve adaletsizliği, bunların yol açtığı derin yoksulluk ve yoksunluğu, yaşamın varlığını tehdit eden ekolojik yıkım ve iklim değişikliğini sonlandırmada yeterince etkin olamamaktadır. Güçlü devletlerin çıkar ilişkilerine dayalı oluşturdukları askeri ve ekonomik birliktelikler, sürdürülen savaş politikaları, başta Ortadoğu, Ukrayna ve Afrika’da olmak üzere küresel çapta halkları temel hak ve özgürlüklerini kullanamaz hale getirmiş, büyük bir insani krize yol açmıştır. Özellikle devletlerin demokrasi ve hukuk taahhüdünden giderek uzaklaşmaları, başta Evrensel Bildirge olmak üzere uluslararası insan hakları sözleşmelerinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınmaları, insanlığın en önemli kazanımlarından birisi olan insan haklarının hem bir referans sistemi hem de bir denetim mekanizması olarak zayıflamasına, küresel insan hakları rejiminin ağır bir kriz içine girmesine yol açmıştır.

Ancak tüm bu olumsuzluklara karşın dünyanın her yerinde halklar, eşitlik, adalet, özgürlük, barış ve insan hakları talepleriyle itirazlarını yükseltmektedirler. Devletlerin ve hükümetlerin bu itirazlara yanıtı ise şiddetin her türünü sistematikleştirip yaygınlaştırma ve hayatın tek gerçeği olarak toplumlara dayatmak olmaktadır. Bugün tüm dünyada yaşanan bu ağır kriz karşısında insan haklarını savunmak ve kurucu rolünü yeniden etkin kılmak en asli görevimizdir.

Bu kriz hali Türkiye’de de tüm yoğunluğu ve ağırlığı ile yaşanmaktadır. Ülke, 2016 yılından bu yana önce doğrudan, 19 Temmuz 2018 tarihinden itibaren de resmen kaldırıldığı söylense de yapılan pek çok düzenleme ile kalıcılık/süreklilik kazandırılan bir OHAL rejimi ile yönetilmektedir. Bu süreç, siyasal iktidara, gücünü sınırlandıran anayasacılık ve hukukun üstünlüğü ilkelerini terk etme, insan hakları fikrini referans almaktan vazgeçme imkânı sağlamış, böylelikle kuralsızlık, keyfilik ve belirsizlik kamusal/siyasal alanı düzenleyebileceği kullanışlı araçlar haline gelmiştir. Özellikle bir yönetim tekniği olarak başvurduğu belirsizlik yaratma gücü, siyasal iktidara erkini daha da merkezileştirme, toplum üzerindeki baskı ve kontrolünü arttırma olanağı sağlamaktadır.

Kürt meselesinin çözümü konusunda 1 Ekim 2024 tarihinden bu yana yeni bir sürecin başlatılmış olmasına, beraberinde farklı toplumsal kesimlerin barış, demokrasi ve insan hakları taleplerini yükseltmelerine karşın siyasal iktidarın, ayrımcılığı ve ırkçılığı yaygınlaştırarak toplumu kutuplaştıran, ekonomiden toplum sağlığına kadar ülkenin tüm meselelerini güvenlik sorunu haline getiren, gerek ülke içi gerekse uluslararası sorunların çözümünde çatışma ve şiddeti esas alan politikalarına devam ettiği görülmektedir. Bunun sonucunda 2025 yılında da ülke genelinde kaygı verici boyutta yaşam hakkı ihlalleri yaşanmıştır. Faklı toplumsal kesimlerden insanlar ya doğrudan kolluk güçlerinin şiddeti ya da devletin, “önleme ve koruma” yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen şiddetin sonucu yaşamlarını yitirmişlerdir.

Anayasa’nın ve evrensel hukukun mutlak olarak yasaklamasına ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkence olgusu 2025 yılında da Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olmuştur. Resmi gözaltı merkezlerinin yanı sıra kolluk güçlerinin barışçıl toplantı ve gösterilere müdahalesi sırasında, sokak ve açık alanlarda ya da ev ve iş yeri gibi mekânlarda, yani resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları, yeni bir boyut kazanmıştır. Denilebilir ki siyasal iktidarın baskı ve kontrole dayalı yönetme tarzı sonucu günümüzde tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir. Gerek Van Belediyesi’ne kayyım atanması gerekse 19 Mart 2025 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın tutuklanması sonrasında yaşananlar bu tespitin somut birer örneğini oluşturmaktadır.

Devletlerin insan haklarına yönelik saygısının dolayımsız göstergesi olan hapishaneler, bugün Türkiye’de siyasal iktidarın hukuku bir baskı ve sindirme aracı olarak kullanmasının sonucunda tıka basa dolu durumdadır. Yaşam hakkı ihlalinden işkenceye, sağlık hakkına erişime kadar ağır ve ciddi ihlallerinin yaşandığı mekanlardır. Yaklaşık 4.000 kadar olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüsünün bir gün salıverilme ihtimalinin, yani “umut hakkı” nın olmaması insan onuruna aykırı bir durumdur. İmralı Hapishanesi başta olmak üzere tek kişi ya da küçük grup izolasyonu/tecrit uygulamaları çözülemeyen kronik bir soruna dönüşmüştür. Özellikle mimari yapısı ve gündelik uygulama rejimi ile tecrit/izolasyon koşullarını daha da ağırlaştıran, kamuoyu tarafından ‘kuyu tipi hapishaneler’ olarak adlandırılan Yüksek Güvenlikli, S ve Y Tipi  hapishaneler derhal kapatılmalıdır.

Siyasal iktidarın, demokratik toplumun can damarlarından birini oluşturan düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaları, özellikle de basın ve insan hakları savunucuları üzerindeki kaygı verici boyutta artan baskı ve kontrolü hiçbir şekilde kabul edilmezdir. Artık bu ülkede gazeteciler haberlerini hapishanelerden göndermektedir.

2025, bir önceki yıl gibi toplantı ve gösteri yapma özgürlüğü açısından kısıtlama ve ihlallerin kural, özgürlüklerin kullanımının ise istisna olduğu bir yıl olmuştur. Yıl içinde her toplumsal kesimden kişi ve grup; iradeleri yok sayılarak belediyelerine kayyım atanmasını protesto eden Van halkı, keza belediye başkanları tutuklanmasını protesto eden İstanbul halkı, 8 Martta sokağa, özgürleşmeye çıkan kadınlar, 1 Mayısı  Taksim meydanıda kutlamak isteyenler, eşit yurttaşlık ve onur mücadelesi veren LGBTİ+’lar, sokak hayvanlarının yaşamını korumaya çalışan hayvan hakkı savunucuları, Gazze‘deki soykırımı protesto edenler, havasına, suyuna, zeytinine sahip çıkmak isteyen yaşam savunucuları, ekmek, güvenceli iş ve sendikal hakları için mücadele eden işçiler, gençler ve öğrenciler mülki idare amirlerinin yasakları ve/veya kolluk güçlerinin fiili müdahaleleri sonucunda toplanma ve gösteri yapma özgürlüklerini kullanamamışlardır.

Örgütlenme özgürlüğü, demokrasilerin işlemesi için elzem olan temel insan haklarından biridir. Türkiye’de yurttaşlar, toplu olarak bir araya gelip eyleyemedikleri ve düşüncelerini açıklayamadıkları için örgütlenme özgürlüklerini de kullanamamakta, müşterek geleceklerini şekillendirmek üzere sivil ve siyasal alana örgütlü olarak katılamamaktadırlar. 2025 yılında insan hakları örgütlerinin, dernek, vakıf, emek ve meslek örgütleri ile siyasi partilerin çok sayıda üye ve yöneticisi gözaltına alınmış, tutuklanmış, haklarında açılan davalar ile üzerlerinde baskı oluşturulmaya çalışılmıştır. Seçmen ve yurttaş iradesinin gaspına dayalı, hukukun üstünlüğü ilkesine, insan hakları ve demokrasi değerlerine tümüyle aykırı bir yerel yönetim rejiminin ifadesi olan kayyım atamaları aynı zamanda örgütlenme özgürlüğünün de ağır ihlalidir.

Kürt meselesi, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerden biridir. 1 Ekim 2024 tarihinden bu yana bu meselenin müzakereye dayalı, barışçıl ve demokratik çözümüne olanak sağlayabilecek bir süreç başladı. Kürt meselesi nedeniyle 40 yıldan uzun bir süredir yaşanmakta olan ve ağır toplumsal bedellere mâl olan çatışma ve şiddet ortamının son bulmasına yönelik atılacak her adım hayatî öneme sahiptir. Çünkü, böylelikle yeni can kayıpları önlenecek, insanların yakınlarının yaşamlarına dair duyduğu derin endişe ve korkular son bulabilecektir. Çatışma ve şiddet ortamının son bulması, aynı zamanda sözün alanını genişletip etkinliğini artıracağı için Kürt meselesinin şiddeti dışlayan yöntemlerle çözümüne ve adil bir barışın tesisine imkân sağlayacaktır. Yıllardır ısrarla vurguladığımız gibi Kürt meselesi, ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal ve hukuksal boyutları olan ve çok özet bir ifadeyle kimlik ve kültürel haklar başta olmak üzere Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerinin eşitlik temelinde teminat altına alınmasına da referansları olan siyasal ve toplumsal bir meseledir. Dolayısıyla da bu meselesinin çözümü, her türlü araçsallıktan uzak, demokrasiyi kendi başına değer olarak kabul eden bir yaklaşımla oluşturulacak bir “demokratikleşme programı” ile mümkündür. Ancak böylesi bir program, temel hak ve özgürlüklerin teminat altına alınmasının kimsenin onayına tabi olmadığı fikri üzerine inşa edilmelidir. Çünkü haklar, ayırımsız her yurttaşın insan onuruna yaraşır biçimde eşit olarak yaşayabilmesinin ilke ve normlarını oluşturur. Bütünsel ve devredilemezdir. Bizler bugün insani kriz ve savaşların egemen olduğu bir dünyada yakalanmış olan ‘barışı konuşmak/müzakere etmek’ gibi bir fırsatın tarihsel ve toplumsal olarak en iyi şekilde değerlendirilmesini arzu ediyoruz. Ancak, şunu da hatırlatmak isteriz ki, demokratik tartışma ve müzakere sürecinin ön koşulu, konuşmaya başlarken kendi pozisyonunun ilanından çok, bir ortaklaşma olanağının sağlanabilmesi için kendi pozisyonundan çıkmaya hazır olunduğunun ilkesel olarak kabul edilmesidir. Eğer sadece niceliksel bir oy hesabıyla hareket edilmeyecekse ve niteliksel bir anlaşma hedefleniyorsa, konuşmanın/müzakerenin çerçevesi ortak olmalıdır. İnsanlığın en büyük birikiminin kendisi, yani insan hakları değer ve ilkeleri anlaşma hedefli her türlü kamusal müzakerenin hazır çerçevesidir.

2025 yılında da kadınların ve LGBTİ+’ların toplumsal yaşamın her alanında maruz kaldığı ayrımcılığı önlemeye yönelik yasal ve fiili hiçbir iyileşme sağlanamamıştır.  Yine yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürülmüş, LGBTİ+’lar ayrımcı, fobik ve nefret içerikli saldırılara maruz kalmıştır. Kadın ve LGBTİ+ hakları için yapılan barışçıl toplantı ve gösteriler yasaklanmış, şiddet uygulanarak müdahale edilmiş, yüzlerce kadın ve LGBTİ+ işkence ve diğer kötü muamele ile gözaltına alınmıştır. Kadınların ve LGBTİ+’ların kazanımlarını geri alacak, hak ve özgürlüklerini daha da kısıtlayacak yasalar çıkarılmak istenmiştir.

Artık Türkiye toplumunun bir parçası, asli unsuru haline gelen mülteciler/sığınmacılar, hala her türlü ayrımcılığa ve istismara, nefret söylemine ve ekonomik sömürüye yoğun bir şekilde maruz kalıyorlar. Ülkede yaşanmakta olan ağır krizin fiziksel, ruhsal, sosyal ve ekonomik tüm sonuçlarından en derin şekilde etkilenen mülteciler/sığınmacılar, ne yazık ki 2025 yılında da toplum açısından görmezden gelinen, hatta gözden çıkarılan hayatlar oldular.

Türkiye uzunca bir süredir Cumhuriyet tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşıyor. Yıllardır uygulanan borçlanmaya dayalı neoliberal ekonomi politikalarının, savaş ve çatışma harcamalarının sebep olduğu ekonomik kriz ve derin yoksullaşma, yurttaşların hem biyolojik hem de sosyal yaşamlarını sürdürülebilmelerini tümüyle imkânsız kılan ağır insan hakları ihlalidir. Hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk, güvencesizleşme ve örgütsüzleşme en çok kadınları, çocukları ve mültecileri/sığınmacıları vurmaktadır. Bu koşullarda işçi ve emekçilerin kıdem tazminatı gibi kazanılmış haklarına dokunulmamalı, enflasyon rakamları manipüle edilmemeli ve iş cinayetleri önlenmelidir. İşçi ve emekçilerin hak arama eylemleri yasaklanmamalı, sendikalaşma, grev ve toplu sözleme hakkı güvence altına alınmalıdır.

Son söz olarak; hep vurguladığımız gibi, var oluş nedenleri hak ihlallerinin son bulduğu, adalet, barış ve demokrasinin tesis edildiği bir ülke ve dünyaya ulaşmak olan bizler, dün olduğu gibi bundan sonra da tüm zorluklara karşın ihlalleri belgeleyip, raporlayarak görünür kılmaya, böylelikle önlemeye, cezasızlıkla mücadele etmeye ve insan haklarının kurucu değerlerine kararlılıkla sahip çıkmaya devam edeceğiz.

İnsan Haklarıyla İnsandır…

Görüyoruz, Susmuyoruz, Mücadele Ediyoruz…”

 

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu:  Ekmek, Barış, Adalet ve Özgürlük İçin Bütçe

Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu,  “Ekmek, Barış, Adalet ve Özgürlük İçin Bütçe”  pankartı  açarak,  Bu talebiyle İzban önünde bir araya geldi.  Buradan Karşıyaka İskelesi’nin karşısına doğru yürüyüş düzenleyen platform bileşenleri, yürüyüşün ardından bir basın açıklaması yaptı. Katılımcılar,  “Asgari değil insanca bir yaşam” ve “İnsanca yaşam, halk için bütçe” yazılı dövizler taşıdı ve sık sık “Sermayeye değil halklara bütçe”, ” Rantiyeye değil, halklara bütçe”,  “Savaşa değil barış için bütçe”,  “Jin, jiyan,  azadî”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Yaşasın ekmek adalet barış mücadelemiz”,  sloganlarını dile getirdi.

Açıklamaya, DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın’ın yanı sıra pek çok siyasi parti, kitle  örgütü temsilcisi ve yurttaş da katıldı.

Basın açıklamasını ise platform adına Tüm Emekliler Platformu Temsilcisi Ömer Atılgan okudu.

Açıklamanın tam metni şöyle:

“2026 bütçesine itirazımız var. Yıllardır yapılan bütçenin gelir hanesinin büyük kısmı biz emeğiyle geçinen işçilerin, emekçilerin, emeklilerin maaşlarından, çarşıda, pazarda, ekmeğimizden, suyumuzdan alınan vergilerden oluşturuluyor. Maalesef bütçenin kaynağında varız paylaşımında yokuz! Kaynaklar halka, işçilere, çiftçilere, emeklilere, kadınlara, gençlere değil yandaş holdinglere ,sermayeye ,teşviklere, faize gidiyor ….sonuçta bizler daha da yoksullaşırken bir taraftan da sistem dolar milyarderleri üretiyor.

Türkiye’de bütçe politikaları, dolaylı vergilerle emeği ve emekçileri sorumlu kılarken, sermayeyi vergi teşvikleriyle ödüllendiriyor. Bu durum, bütçe hakkının sınıfsal temelde eşitsiz bölüşüldüğünü ortaya koymaktadır. Emekçiler, hem üretim sürecinde hem de bütçe mekanizmasında sömürülmektedir.

Yapılan bütçenin İşsizliği yoksulluğu, açlığı, sefaleti ortadan kaldırmaya yönelik bir bütçe olması gerekiyorken, gene savaşa güvenlikçi politikalara önemli paylar ön görülüyor. Oysa bu ülke halkının ihtiyacı eşit haklar temelinde bir arada refah içerisinde yaşamaktır. Sorunlarını çözmeye odaklanan, Birbirini ötekileştirmeyen eşit yurttaşlığı ve barışı esas alan bir bütçe öngörülmelidir.

Demokratik bir bütçe, kimlik, sınıf, cinsiyet ve inanç eksenlerinde dışlanmayan grupların ihtiyaçlarını merkezine almalıdır. Demokratik bütçe, tüm toplum kesimlerinin rızalığını alan ülke kaynaklarını toplumsal tüm kesimlere eşitçe bölüştüren vergide adaleti sağlayan, yandaşa, sermayeye kaynak aktarmayan ve en önemlisi örtüsü olmayan şeffaf bir bütçedir.

Aynı zamanda bu bütçe hizmeti de eşitlikçi bir şekilde yürütmelidir. Kamu hizmeti halk içindir . Kamusal hizmetler piyasaya açıldığı ve özelleştirildiği için nitelikli kamusal hizmete erişim imkansız hale gelmiştir. Bütçeden sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerin payı her yıl biraz daha azalıyor. Sağlık hizmetine ulaşmak zorlaşıyor, eğitimde nitelik düşüyor .

Enerji fiyatları bir yılda %85 artmışken, gıda fiyatları %70’i aşmışken, kiralar asgari ücreti geçmişken hâlâ sahte enflasyonla maaş belirlemek insanlık dışıdır . İnsanlık dışı uygulamaya maruz kalan emekçilere bütçe yok. Barınma, işsizlik, gelecek kaygısı yaşayan gençlere bütçe yok Türkiye’de Devlet bütçesi cinsiyet ayırımı yapılarak düzenlendiğinden kadına bütçe yok. Maliyetler altında ezilen çiftçiye bütçe yok. Açlık sınırındaki emekli maaşıyla ay sonunu getirme eziyetini yaşayan emekliye bütçe yok…

Her yıl olduğu gibi 2026 bütçesinin de önemli bir kısmı “savunma” harcamalarına ayrıldığını görüyoruz. Ancak “savunma” kavramı, çoğu zaman ulusal güvenliğin ötesinde, militarist bir ideolojinin yeniden üretim aracına dönüşerek sağlık, eğitim, ekoloji ve sosyal adalet alanlarına ayrılabilecek kaynakları tüketmiştir. Oysa doğru savunma; toplumun barış içinde, güvenceli, özgür ve eşit koşullarda yaşamasını sağlamaktır. Bu ülkenin en yakıcı ihtiyacı savaş değil, barıştır!

Barış, yalnızca çatışmanın bitmesi değil; emeğin ve özgürlüğün hâkim olmasıdır! Barışın bütçesi, emeğin bütçesidir!

Taleplerimiz insan onuruna yakışır bir yaşam standardının sağlanması için asgari taleplerdir.

Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına ve özelleştirilmesine son verilmelidir. Toplumsal cinsiyete duyarlı bir bütçe hayata geçirilmeli, kadınların güvenceli istihdam arttırılmalı, kadınları şiddetten koruyacak kamusal hizmetler genişletilmelidir. Sefalet düzeyindeki asgari ücretin insanca yaşamaya yetecek bir seviyeye çıkarılmadır.

Çalışanların maaşı yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalı ve güvenceli-kadrolu istihdam esas alınmalıdır.

Vergide adalet sağlanmalı, yoksulluk sınırına kadar olan maaşlar-ücretler birinci vergi diliminde sabitlenmelidir.

Belli bir servet düzeyinin üzerindeki zenginlerden servet vergisi alınmalıdır.(VERGİDE ADALET İSTİYORUZ)

Vergilerimiz, ülkenin kaynakları güvenlikçi politikalara, silahlanmaya değil; istihdamın, üretimi arttırılması, yoksulluğun ve işsizliğin önlenmesi, adaletin, barışın ve demokrasinin tesis edilmesi için kullanılmalıdır.

Eşit yurttaşlık, yalnızca yasalar önünde değil, oluşturulan bütçede de eşitlik gerektirir. “Bütçe hakkı, eşit yurttaşlık hakkıdır” bilinciyle TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda 2026 yılı Merkezi Yönetim Bütçesinin, siyasal iktidarın da payandası haline gelmemesi için mücadelemiz devam edecektir.

Eşit yurttaşlık istiyoruz

İş, ekmek ,özgürlük

Barış , ekmek, özgürlük

Savaşa değil barış için bütçe”