Genel Kurul Toplantısına Çağrı

İmece Dostluk Dayanışma Derneği (İmece-Der) in  9. Olağan Genel Kurulu’na Çağrımızdır.
Üye ve Dostlarımıza Duyurulur.

Derneğimiz’in 9. Olağan Genel Kurul’u aşağıdaki gündemle 13 Aralık 2025
Cumartesi günü saat 13.30 te Derneğimiz binasında (859 Sokak. Vatan İşhanı Kat:6/
601 Konak-İzmir )  toplanacaktır. Çoğunluğun  sağlanamaması durumunda 20 Aralık
2025 Cumartesi günü yine 13.30 da, çoğunluk aranmaksızın katılımcı üyelerimizle
Derneğimiz’ de gerçekleşecektir.
Katılımınız değerlidir. Bilgi ve ilginize iletiriz. Sevgi ve Dostlukla
İmece-Der Yönetim Kurulu.

İmece-Der 9. Olağan Genel Kurulu Gündemi
1-Açılış; saygı duruşu ve Divan Kurulu seçimi.
2-Gündemin okunması, onaylanması
3-2023-2025 Çalışma Dönemi Çalışma Raporunun sunumu
4-Çalışma Raporu üzerine görüşme.
5-Denetim Kurulu Raporunun sunumu ve Değerlendirmesi
6-Mali Raporun sunumu
7-Raporların İbrası
8- Organların Seçimi
9- Görüş ve Öneriler, dilekler.

YENİ DÖNEM ÖĞRENİM KATKI BURSU DUYURUSU

ÖĞRENİME KATKI BURSU DUYURUSU

2025-2026 Öğrenim Yılı “Öğrenime Katkı Bursu” için başvurular  25 Ağustos’ta başlayacak  10 Eylül de sona erecektir.

İzmir’de ikamet eden ya da bu ilde öğrenim görecek olup ta başvuracak olanların saat 13.00-15.30 saatleri arasında Derneğimize bizzat gelerek form doldurmaları gerekmektedir.

Bu iller dışından başvurular internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

İMECE-DER Yönetim Kurulu.

İmece Dostluk Dayanışma Derneği (İmece-Der)

859 Sokak Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

www.imece-der.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri

Devam ettiğiniz ya da mezun olduğunuz lisenin
Adı:
İl ve İlçesi:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dershaneye devam ettiniz mi?

Bazı derslerden özel ders aldınız mı?
Dershanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Üniversite ve Fakülte Adı:

Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Devam edeceğiniz okulun bulunduğu

İl :
llçe:

Öğrenim sırasında kalacağınız yer:
Aile    Yurt      Akraba    Arkadaş    Diğer:
Öğrenim Sırasında kalacağınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu:
Beraberler      Boşanmış      Baba vefat     Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı, soy adı:
Mesleği
Sosyal Güvenlik kurumu SSK    ES    Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin adı-telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba     Anne    Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor musunuz?
Alıyorsanız nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa kurum adı ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı (kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb  var mı?

Sizinle ilgili ulaşabileceğimiz yakınınızın adı-soyadı, iletişim bilgileri

En son okuduğunuz kitaplar:

Hobileriniz; ilgi ve çalışmayı dilediğiniz alanlar:

Cep tlf, watsapp, signal  kullanıp kullanmadığınız; varsa;

E-posta…vb adresiniz:
Cep Tlf No:

İmece-Der’ i tanıyor musunuz, tanıyorsanız nereden?

İmece-Der’e ilk başvurunuz mu?

Bize ulaşmanıza vesile olanlar ( burs alanlar, aileniz, akrabanız, internet taraması..)

Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:

Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):

Verdiğim bilgiler bilgilerin tam ve doğrudur; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.

Tarih

İsim Soy isim

 

İmza

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir 1 ve 2 Nolu Şubeleri:Bayraklı Şehir Hastanesindeki yaşanan sorunlarla ilgili taleplerini açıkladı.

 

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) İzmir 1 ve 2 Nolu şubeleri,  Bayraklı Şehir Hastanesi’nde yaşanan sorunlara ilişkin sendikanın 1 Nolu Şubesinde basın toplantısı gerçekleştirdi. SES İzmir 2 No’lu Şube Eşbaşkanı Başak Edge Gürkan basın metnini okudu.

 

“BASINA VE KAMUOYUNA

Bilindiği gibi Bayraklı Şehir Hastanesi de diğer şehir hastaneleri gibi Sağlıkta Dönüşüm Programının bir parçası olan Kamu Özel Ortaklığı Kanununa dayanan Yap-İşlet-Devret modeliyle açıldı.

Şehir Hastanesinin açılmasının ardından başlayan “Sağlık sistemi çöktü” isyanları hem sağlık emekçileri hem de sağlık hizmetine ulaşmaya çalışan vatandaşlar için her geçen gün büyümektedir.

Bilindiği gibi kamu kaynaklarının özel şirketlere aktarılması amacıyla hazine arazilerinin yapımcı şirkete bedelsiz devri, yurt içi ve yurt dışı finans kuruluşlarından hazine garantili kredi imkanları da sağlanarak, yapımı tamamlandıktan sonra Sağlık Bakanlığı tarafından %70 doluluk kapasitesi garanti edilerek, 25-49 yıllığına kiralanmakta; hastaneyi yapan şirket inşaattan kar ederken, yıllardır sağlıkta reform söylemleriyle kamudan koparılmaya çalışılan sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi toplum sağlığında ciddi yaralar açmaktadır. Giderek zorlaşan çalışma koşulları altında ezilen sağlık emekçileri hizmet üretemez hale gelmekte, hastalar randevu alamamakta, ameliyatlar yapılamazken yoğun bakımlarda yer bulunamamaktadır.

Yurtdışına gidenler, istifa edenler, intihar edenler, hasta veya yakını tarafından şiddete uğrayanlar, geçinemediği için ek iş yapanlar, kötü çalışma koşullarına bağlı artan akut ya da kronik fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklar, evde bakımlarından sorumlu oldukları çocukları ya da yaşlılarıyla ilgilenemeyen sağlık emekçileri olarak bozulan halk sağlığının merkezinde yer almaktayız.

Yeni varyantlarıyla devam eden pandeminin süren kalıcı etkileri ise tartışılamaz.

İzmir öznelinde baktığımızda Bayraklı Şehir Hastanesinin açılması ile beraber Şehir Hastanesine taşınan hastanelerde ameliyathane, poliklinik ve bazı kliniklerin kapanması, personel, malzeme ve yatak yetersizliği vb sorunlar kriz haline gelirken, diğer hastanelerde de hasta başvurularının ve yatışların artması nedeniyle artan iş yükü kaosa dönüşmüştür.

Şehir Hastanesi açılması sürecinde Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası 1 ve 2 Nolu Şubeler olarak İzmir İl Sağlık Müdürlüğü ile görüşmelerimizde “kapanacak hastane var mı? Personel istihdamı çözüldü mü?” gibi sorularımız hep “sorun yok” şeklinde yanıtlanmıştı. Oysa Ocak dönemi il dışı tayin münhal kadrolarında şehir hastanesine 500 hemşire kadrosu açılmıştır. Soruyoruz, bir hastane bu kadar yüksek hemşire ihtiyacı varken nasıl açılmıştır?

Ne yazık ki hiç kimsenin hiçbir şey bilmediğini, liyakatsizliğin diz boyu olduğunu, Şehir Hastanesinin inşaatını yapan şirkete acilen para aktarmak için açıldığını, diğer hastaneleri kapatmasalar da işlevsizleştirdiklerini, vatandaşın sağlık hizmetine ulaşamamasının umurlarında olmadığını yaşayarak görmekteyiz.

Şehir hastanesinin açılabilmesi için il genelinde tüm hastanelerden idarelere dahi sormadan görevlendirmeler yapılmış, şehir hastanesinin açılması uğruna diğer hastaneler işlemez hale getirilmiştir. Görevlendirmeler sebebiyle tüm hastanelerde personel yetersizliği artmış, nöbet listeleri dönmeyince de ya aylık nöbet sayıları bir insanın çalışabileceğinden çok sayılara çekilmiş (bazı hastanelerde ayda 10-11 nöbet) ya da nöbetçi ekipteki kişi sayıları düşürülmüştür ve aynı hizmetin devam etmesi istenmiştir. Buna bağlı olarak sağlık emekçilerine daha fazla angarya çalışma yüklendiği gibi aynı zaman da diğer hastanelere başvuran hastalar için sağlık hizmeti de aksamaktadır.

Geçici görevlendirmelerin neye göre ve nasıl yapıldığı bilinmemektedir. Bir gece sosyal medya üzerinden personel görevlendirildiğini öğrenmiş ve yazılı bir tebligat yapılmadan şehir hastanesinde başlaması istenmiştir. 2 aylık sürenin sonunda rotasyon şeklinde geçici görevlendirilenin değişmesi gerekirken görevlendirmeler keyfi şekilde uzatılmıştır. Bazı görevlendirmelerin iptal edildiği, bazı görevlendirmelerin kişinin rızası olmadan uzatıldığı bilgisi tarafımıza gelmiş olup geçici görevlendirmeler yapılırken hangi kurala göre yapıldığını da İl Sağlık Müdürlüğüne soruyoruz.

Yandaş sendika görevlendirmeleri kendine üye yapmak için kullanmaktadır ve İl Sağlık Müdürlüğünün buna göz yumduğu bilinen bir gerçektir. Özel olarak Sağlık-Sen yöneticisinin tayinini şehir hastanesine çıkarttırdığı ve orda şube kurma çalışmalarında görevlendirdiği veya görevlendirmesinin iptal edilmesi için Sağlık Sen e üye olmasının istendiği duyumlar arasındadır.

Son duruma bakarsak; İl Sağlık Müdürlüğü şehir hastanelerine geçici görevlendirme yaparken hastanelere danışmadan yapmış, normalde rotasyon ile geçici göreve gidilmesi gerekirken bölümlerden daha önce görevlendirme yapılmış olanların görevlendirmeleri uzatılmıştır. Aynı zamanda şehir hastanesi idarecileri iş bilmezlikleri yüzünden hekime muayeneye çıkan çalışanlardan doğrudan istirahat raporu istemektedir.

Çok sayıda asistan hekimin Şehir Hastanesine görevlendirilmesi hekim eksikliği yarattığı gibi uzmanlık eğitimi almalarına engel olunmaktadır. Mevcut hastanesinde devam eden asistan hekimler açısından da pek çok öğretim üyesinin hastanelerden ayrılmış olması sebebiyle yine eğitim alacakları hoca kalmamıştır.

Tüm bu değerlendirmelerle beraber en öne çıkan sorunlardan biri acil servislerde yaşanan sorunlardır. Poliklinik randevusu alamayan hastalar acillerde yığılmaktadır. Ayrıca acilde yetkili hekim sayısı ve sağlık emekçileri sayısı son derece yetersizdir.

Sonuç olarak, gerek Şehir Hastanesinde gerekse de görevlendirme yapılan diğer hastanelerdeki sağlık emekçileri huzursuz, klinikler tam olarak açılmadığı için mesaiye hangi klinikte başlayacaklarını bilmeden çalışmaktalar.

Bütün bu olumsuz koşulların sağlık emekçilerine yönelik şiddeti artıran etkenlerden olduğu da unutulmamalıdır.

Ek olarak, hemşire sayısındaki eksikliklerle artan hemşire sorunları 24 saatlik nöbetleri dayatmaktadır. Bu koşullarda 24 saatlik nöbet tutturulması baskı, mobing ve şiddetin bir örneğidir. Yoğun bakımlarda yer olmaması nedeniyle kliniklerde yoğun bakım izlenmesi, kemoterapi ve benzeri özellikli ve riskli tedavilerin klinik ortamlarında yapılması ne hemşireler ne de hastalar için uygun değildir.

Uzun yemek kuyrukları, yemeklerin niteliksizliği, menülerin besleyici ve doyurucu olmaması ve de yemeklerden sık sık metal ya da böcek vs gibi yabancı maddelerin çıkması sorunları da her hastanede yaşanan ortak sorunlardandır. Mutfak, yemekhane hizmetlerinin taşeronlara devredilmesi ve çalışanların sağlığının önemsenmemesinin yol açtığı bu sorunlar sağlık emekçilerinin ve hastaların  sadece sağlığını bozmakla kalmamakta değersiz ve tükenmiş hissetmesine neden olmakta, ayrıca ya evden yemek getirmek ya da sürekli dışarıdan yemek sipariş etmek zorunda kalınması ekonomik yük getirmektedir.

Hastaneler borçları nedeniyle ihalelere girememekte cihaz bakımları yapılamamakta, bozulan cihazların tamiri ya da değişimi sağlanmamaktadır. Bu durumlar hem çalışanların iş yükünü artırmakta hem de hastaların teşhis ve tedavisi gecikmekte ya da özel merkezlere yönelmektedirler.

Sağlık emekçilerinin ekonomik, sosyal ve özlük haklarının korunabilmesi ve geliştirilmesi ile birlikte  çalışma koşullarının düzeltilmesi ve de vatandaşın nitelikli ulaşılabilir sağlık hizmeti alabilmesi için  taleplerimizi bir kere daha yinelerken tüm sağlık ve meslek örgütlerini ortak mücadeleyi birlikte örgütlemeye çağırıyoruz

TALEPLERİMİZ

  • TÜM HASTANELER İÇİN PERONEL SAYISININ ARTIRILMASI, ATAMA BEKLEYEN SAĞLIK EMEKÇİLERİNİN ATAMASININ BİR AN ÖNCE YAPILMASI
  • 24 SAATLİK NÖBETLERİN VE 5 GECE NÖBETİNDEN FAZLA ÇALIŞMANIN YASAKLANMASI
  • SAĞLIK EMEKÇİLERİNİN ÇALIŞMA ALANLARININ DÜZENLENMESİ, NÖBET SÜRELERİNİN, NÖBETÇİ EKİPTEKİ KİŞİ SAYILARININ VE NÖBET SAYILARININ ÇALIŞILAN BİRİMİN İHTİYAÇLARINA UYGUN BİÇİMDE, SAĞLIK ÇALIŞANLARININ SAĞLIĞINI GÖZETEREK PLANLANMASI
  • İL GENELİNDE HİÇBİR HASTANENİN KAPATILMAMASI, KAPATILAN BÖLÜMLERİN YENİDEN AÇILMASI
  • GÖNÜLLÜ PERSONEL HARİCİ ZORUNLU GÖREVLENDİRMELERİN DERHAL DURDURULMASI, GÖREVLENDİRMELERİN MUTKLAKA YAZILI OLARAK YAPILMASI
  • VAROLAN HASTANELERDE Kİ GİRİŞİMSEL İŞLEMLERİN YAPILDIĞI BİRİM VE AMELİYAT MASALARININ AZALTILMAMASI, YETERLİ SAYIDA OLMASININ SAĞLANMASI
  • BAŞTA ŞEHİR HASTANESİNE OLMAK ÜZERE ÇALIŞAN PERSONELİN ULAŞIM SORUNUN ÇÖZÜLMESİ, ÜCRETSİZ SERVİSLER KONULMASI
  • HASTALARIN SAĞLIK HİZMETİNE ULAŞMADA YAŞADIĞI MAĞDURİYETLERİN GİDERİLMESİ
  • 7/24 HİZMET VERECEK ÜCRETSİZ KREŞ SAĞLANMASI
  • NİTELİKLİ SAĞLIK HİZMETİ VERİLEBİLMESİ İÇİN MALZEME VB. EKSİKLİKLERİN GİDERİLMESİ
  • TÜM MESAİ SAATLERİ İÇİN GÜVENLİK SAĞLANMASI, ŞİDDETE YÖNELİK ÖNLEMLERİN ALINMASI”

Anayasa Mahkemesi Kararına uyulsun Can Atalay Serbest Bırakılsın

Anayasa Mahkemesi’nin Can Atalay Kararı  uygulanmalıdır.

Anayasa Mahkemesi, Hatay milletvekili Can Atalay’ın, “seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı” ve “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı” ile “Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının” ikinci kez ihlal edildiğine ve tahliyesine hükmetmişti.

Anayasa Türkiye Cumhuriyetinin temel yasasıdır. Anayasanın 153. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Ama hayır, Anayasa Mahkemesi Kararları, Ceza mahkemesini ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ni bağlamıyormuş. “AYM’nin kararının hukuki değeri yok” muş.

Hukuk ayaklar altında çiğnenmektedir. Burjuva hukukunun kurallarını burjuvazi sınıf olarak kendisi koymuştur. Burjuva kapitalist düzen meşruiyetini ve hukuksallığını  yasal düzenlemelerden alır.  Her üretim biçiminde olduğu gibi kapitalist üretim biçimi de  kendine özgü hukuku ve  kurumlarını oluşturmuştur. Hukuk, burjuvazinin yani güçlü sınıfın hukudur, onu güvenceye alır.

Burjuva hukukun temel kaidesi, yargı ve yargıç bağımsızlığıdır. Yargıçların bağımsızlığı, yargıçların  yürütme ve yasama organlarına bağlı olmamasını , yasama, yürütmenin ve  idarenin yargıçlara emir ve talimat vermemeleri ya da tavsiyede bulunmamaları; yargıç bağımsızlığı, yargıcın karar verirken hukuka ve yasalara bağlı olarak  hiçbir dış baskı ve tesir altında bırakılmaması anlamına gelmektedir.  Yargıca baskı yapılması olasılığının bulunması dahi yargıcın bağımsızlığını zedeler, kararların objektif ve tarafsız olmasına gölge düşürür.

AYM’nin kararı ile ilgili olarak AKP-MHP iktidarı temsilcilerinin açıklamaları ise şöyledir:

 Anayasa Mahkemesi bu noktada maalesef birçok yanlışları da arka arkaya yapar hale geldi.”…,“Anayasa Mahkemesi adalet ve hukuk düzenin safrası ve sancısıdır.”… “Kafası zehirlenmiş Anayasa Mahkemesi Başkanı’na hatırlatırım ki  Türkiye’de kuvvetler ayrımı netleşmiş, aralarındaki sınır çizgileri kalınlaştırılmıştır. Dahası yargı bağımsızlığının yanı sıra tarafsızlığı da anayasal hüviyet kazanmıştır. Anayasa Mahkemesi Başkanı zillet ittifakının yüksek yargıya yuvalanmış hastalıklı koludur.” ..” Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan  objektifliğini ve tarafsızlığını kaybetmiştir”…. ..”Türk devleti ile uğraşma, cesaretin varsa Kandile git.”  

Siyasi iktidar böylelikle Yargıtayı siyasal niteliği ve çıkarları doğrultusunda  yönlendirmiş, yargı bağımsızlığını ve yargıç güvenliğini ortadan kaldırmıştır.

Siyasi demokrasi ve özgürlüklerin güvence altında olmadığı koşullarda siyasi iktidarlar burjuva kapitalist düzende yürürlükteki hukuki kurallara ve yasalara uymayı  tercih etmemekte ve kendi sınıf ve iktidar çıkarlarına uygun olarak hukuk kurumlarına ayar verebilmektedir. Kendi karakterine  uygun “siyasal hukuku”nu  yargıda etkin duruma getirerek fiili olarak  faşist-gerici politik  uygulamalarını yaşama geçirmeye çalışmaktadır.

 Ülkemizde de siyasi iktidar ve ilgili bakanlık yetkilileri hukuk ve adaletin mevcut normlarına göre uygulanmasını değil,  fiilin hukuk dışı da olsa uygulanmasını,  ilgili mevzuatın yasal değişiklik ve kararnamelerle sonradan oluşturulabileceğini defalarca ifade etmiştir. Ne yazık ki adli ve idari merciler de konumları, makamlarını koruma uğruna hukuk ve normlarını uygulamaktan imtina etmişlerdir.

 Siyasi iktidar “Başkanlık” sisteminde edindiği yetkileri mevcut anayasa hükümlerine, hukuk normlarına aykırı olarak ya da yeni yasaları “torba yasa” kapsamına alarak kullanmakta, fiili olarak yeni bir yasa devleti dizaynetme adımlarını atmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin, çevre konusunda idare mahkemelerinin kararlarını uygulamayarak yurttaşların yaşam alanlarını ortadan kaldırmakta;  KHK ile görevden alınan kişilerin iade kararlarına karşın göreve dönmelerini engelleyerek ya da geciktirerek ilgili mahkemelerin aldığı kararları tanımama yoluna gitmektedirler.  Yerel yönetimlerde siyasal muhaliflerini halkın iradesiyle seçilmiş olmalarına karşın görevden alarak yerlerine kayyımlar atayarak bunu gerçekleştirdiklerine yıllardır tanık olmuştuk.  Böylelikle seçme ve seçilme hukuku normlarına aykırı olarak idari pratik mevcut hukuksal burjuva normları da tanımamış, tasfiye etmiştir.

Bu hukuksuzluk adaletsizlik yolu terk edilmelidir.  Yargı üzerindeki baskı ve politik müdahalelerden vaz geçilmelidir.  Yargı, anayasa hükümlerine, uluslararası hukuk ilkelerine ve normlarına uyulmalı ve uygulanmalıdır. Anayasa Yüksek Mahkemesi’nin kararlarına zaman geçirmeksizin uyulmalı; Hatay halkının seçme iradesi olan Milletvekili Can Atalay derhal serbest bırakılmalıdır.

İmece Dostluk

 

Yaşasın 1 Mayıs-Bıji 1 Gulan

 İşçiler, emekçiler, gençler, kadınlar,

1 Mayıs işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günüdür.

1 Mayıs, bütün dünyada işçilerin, emekçilerin, tüm ezilenlerin fabrikada, işletmede, tarlada, yaşamın her alanında, meydanları mücadele isteği, coşkuyla ile doldurduğu gündür.

1 Mayıs işçi sınıfının “Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından, Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından, Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir” marşıyla alanlara yürüdüğü   “ Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı”  olsun diye ileri atıldığı bir gündür..

1 Mayıs,  dünya proleteryasının “Proletaryanın zincirlerinden başka kaybedecekleri şeyleri yok, kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz”  şiarını yükselttikleri, bir gündür.

1 Mayıs faşist diktatörlüğün zorbalığına, sermayenin amansız sömürüsüne, işsizliğe, yoksulluğa, pahalılığa, güvencesizliğe karşı mücadele günüdür.

1 Mayıs, bütün ülkelerin işçilerinin, sermayeye, faşizme, ırkçılığa, ulusal baskı ve zorbalığa, doğanın talan edilmesine ve çevre katliamına karşı birlik, mücadele, dayanışma günüdür.

1 Mayıs dünya proleteryasının  tekelci kapitalistlerin emperyalist paylaşım savaşlarına, savaş kışkırtıcılığına, siyasal- ekonomik yayılma ve güç tesis etmek üzere  ülkelerin işgaline karşı ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesinin  bayrağını yükselttiği gündür.

Günümüzde Emperyalist büyük güçler dünyanın çeşitli bölgelerinde paylaşım savaşlarını sürdürüyor. Ukrayna’daki savaş, egemenlik ve paylaşım savaşıdır. Ukrayna savaşı emperyalist, gerici haksız bir savaştır. Ukrayna’da Rusya işgaline karşı çıktığımız kadar, devletin  sınır ötesi harekatlarına da  NATO’nun Rusya- Ukrayna savaşı bahanesiyle olası müdahalesine de savaş taktiklerine de karşıyız.

Emperyalizmin dönem dönem ağırlaşan krizine,  krizden çıkmak için saldırganlığına, halklar arasındaki farklılıkları kışkırtarak yaratmak istediği  düşmanlıklara karşı çıkıyoruz. Kapitalizmin insanı değil kârı esas alan barbarlığına, azgın sömürüsüne, çürümüşlüğüne ve kokuşmuşluğuna karşı, başka bir dünyanın mümkün olduğunu biliyoruz. Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissediyor, istiyor ve düşlüyor.

Kapitalizm yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya rüya değildir. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin ömrü sonsuz olamaz.. Yalnız sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanabilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında eşit, özgür bir Türkiye’yi kurabilir ve bu, bizler istersek mümkündür.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma mutlaka kazanacak!

İşçi sınıfı ve emekçiler zorunlu olarak çalıştıkları fabrikalar ve işyerleri başta olmak üzere bu 1 Mayıs’ ta haklı taleplerini haykıracaklar!  Talepleri hepimizin talepleridir; bizler de bulunduğumuz yer ve koşullara uygun olarak bu taleplere sahip çıkıyoruz, çıkacağız.

Her yer,  her alan 1 Mayıs!

Kapitalizme ve Faşizme Hayır!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Birliği, Mücadelesi, Dayanışması!

Yaşasın İşçilerin Birliği, Halkların Eşitliği- Kardeşliği!

Bıji 1 Gulan

Yaşasın 1 Mayıs

 

Öğrenime Katkı Burs Duyurusu

2021-2022 Öğrenim Yılı “Öğrenci Katkı Bursu” için başvuru 02-24 Eylül tarihleri arasında internet üzerinden imecedostluk@gmail.com e-posta adresine yapılacaktır.

İMECE-DER Yönetim Kurulu

Vatan İşhanı No:602 Kat:6 Konak/İZMİR
Telefon: 0 232 854 02 94 – 0 536 402 06 28
E-Posta: imecedostluk@gmail.com

İMECE-DER ÖĞRENCİ BİLGİ FORMU

Kimlik Fotokopisi-Kimlik Bilgileri

Okul Bilgileri
Devam ettiğiniz Lisenin
Adı:
İlçesi:
Bitirdiğiniz Lisenin Adı:
Bitirme yılı:
Bitirme Dereceniz:
Üniversiteye hazırlıkta dersaneye devam ettiniz mi?
Dersanenin Adı:

Devam Edeceğiniz Okulun Adı:
Bölümünüz:
Kaçıncı sınıf:
Okulunuz kaç yıllık öğrenim veriyor?
Gündüzlü mü?
2. Öğrenim mi?
Okulunuzun Bulunduğu İl :
llçe:

Öğrenim sırasında kalacağınız yer:
Aile   Yurt    Akraba    Arkadaş    Diğer:
Öğrenim Sırasında kalacağınız adres:
Kaldığınız yer için ödeme yapıyorsanız aylık toplam tutarı:

Aile Bilgileri
Anne-baba durumu
Beraberler    Boşanmış    Baba vefat    Anne Vefat
Ayrı iseler kiminle yaşıyorsunuz?
Adı:
Mesleği
Sosyal Güvenlik kurumu SSK   ES   Bağ-Kur
Birlikte yaşadığınız ebeveynin adı-telefon numarası:
Kardeş Sayısı (siz dahil):
Okumakta olan kardeş sayısı (siz dahil):
Devam ettikleri okullar ve sınıfları:

Evin geçimini kim sağlıyor? Baba   Anne   Diğer
Bakmakla yükümlü olduğu kişi sayısı:
Ailenin oturduğu ev kira mı?
Kira ise tutarı:
Eve giren gelir toplamı:
Ailenin başka geliri var mı?
Aile akraba ya da başka bir yerden maddi katkı alıyor mu?
Alıyorsa nereden ve tutarı:
Anne ya da babanızın vefatıyla size bağlanan bir maaş varsa tutarı:
Burs aldığınız kurumlar varsa isim ve burs tutarları:

Sağlık sorunuz var mı(kronik hastalık) ?
Kan grubunuz:
Aileniz ve sizin üyesi olduğunuz dernek, sendika..vb.

Sizinle ilgili ulaşabileceğimiz yakınınızın adı-soyadı, iletişim bilgileri

En son okuduğunuz kitaplar:
Hobileriniz; ilgi ve çalışmayı dilediğiniz alanlar:

Cep tlf,  watsapp kullanıp kullanmadığınız;
Belirtmek istediğiniz özel durumlar-notlar:

E-posta Adresiniz:
Cep Tlf No:
Size ulaşamadığımızda ulaşabileceğimiz kişilerin isim ve tlf numaraları:
İmece çevresinden size referans olabilecek kişi(ler)nin adı soyadı (doldurulması zorunludur):
Verdiğim bilgilerin doğruluğunu; durum değişikliği olursa anında bilgi vereceğimi kabul ediyorum.
Saygılarımla..

İsim Soy isim
İmza Tarih

Saygılarımla..

 

*Bursa hak kazanan öğrenciler 8 Ekimde belirlenmiş olacak ve cep msj yoluyla öğrenciye iletilecektir.

Burs alan her öğrencinin her dönem sonu transkripini Kurumumuza iletmesi; formdaki bilgilerde değişiklik olması durumunda bir hafta içerisinde Kurumumuzu bilgilendirmesi gerekmektedir.

İlk ödeme Ekim 2021 üçüncü hafta sonunda olup, haziran dahil her ayın üçüncü haftası yapılacaktır.

 

 

1 Mayısa Doğru

Covid-19 Virüsünün dünyadaki tüm insanları etkilediği ve yeni yaşam biçimleri ürettiği koşularda, 1 Mayıs yaklaşıyor. Ülkemizde işçi sınıfı ve tüm emekçiler fabrikalarda, işyerlerinde, tarlalarda üretmeye devam ediyorlar. Tekeci burjuvazinin temsilcisi, egemen sınıflar 65 yaş üstü ve 20 yaşa kadar olan insanlara sokağa çıkma yasağı koydu. Ancak bu yasaklama 20 yaş grubundaki işçiler, emekçiler ve tarım işçisi gençler için geçerli değil..Onlar çalışmaya ve üretmeye devam edecek. Yaş skalası açısından, üreten işçiler emekçiler fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda yaşamın her alanında, her gün yeniden üretmeye devam edecekler.

Kapitalizm ve devlet, Covid-19 virüsün yayılmasını önleyecek en önemli tedbirlerin başında gelen “Kişiler arasında fiziki teması kesme” kuralını fabrikalar, işletmeler ve tarlalarda uygulamamaktadır; İşçi sınıfının, emekçilerin ve onların ailelerinin sağlığı değil kapitalistlerin karı ve sermayelerini koruyup büyütmeleri önemlidir. İtalya, İspanya, Fransa, ABD, İngiltere’de de üretim durdurulmadığı için virüs çok yayılmıştır ve bugün on binlerce insanın yaşamını yitireceği beklenmektedir. 1 Mayısa doğru İşçi sınıfı ve tüm emekçilerin talebi, çalışması zorunlu olan işletmeler dışındaki tüm fabrika işletme ve işyerlerinde çalışmanın durdurulmasıdır.

Ülkemizde 11 Marttan bu yana görülen Covid-19 virüs salgını koşullarında kapitalizm ve devlet, işçilere ve emekçilere çalışmayı-üretmeyi dayatmıştır. Alınan önlemler yetersizdir, üretim ve çalışma yaşamı sürmektedir; bu nedenle salgının ivmesi artmıştır. Bilim çevreleri önümüzdeki iki aylık süreçte yeterli önlemlerin uygulanmasını zorunlu görmektedir. İktidar geç kalmıştır, önlemleri yetersizdir ve salgının gerisinden gelmektedir.

1 Mayısa doğru kapitalizmin ve devletin milyonlarca emekçi üzerindeki her türlü sömürüsüne, baskısına karşı mücadele ve dayanışma; düşük ücretlere, sendikalaşma ve sendika seçme hakkına dönük işten çıkarmalara, baskı, moobinge karşı güçlerini birleştirme çabasıyla bütünleşmiştir. Bu mücadele aynı zamanda, işçi sağlığı için güncel olarak Covid-19 a karşı gerekli önlemlerin alınmasıdır. Fabrikalarda, işletmelerde, işyerlerinde üretimin durdurulması istenmektedir. İşçilerin, emekçilerin ve ailelerinin sağlıklı kalmaları için üretimin durdurulması şiarı bir çok fabrikada, işletmede, işçiler, emekçiler sendikalar, meslek örgütleri, tıp ve bilim çevrelerince zorunlu görülmektedir. Siyasi iktidar ise işçilerin, emekçilerin ve sendikaların meslek örgütlerinin ve bilim insanlarının sesine kulaklarını tıkamıştır.

Covid-19 salgını koşullarında da sermaye fabrikalarda, tarlalarda işçileri örgütsüz, sendikasız olarak düşük ücretle çalıştırıyor. İşçi, emekçi havzaları işçi cehennemine dönüşmüş; sigortasız, sendikasız, uzun çalışma saatleri içerisinde milyonlarca işçi neredeyse köleleştirilmiş durumdadır. Covid-19 salgınını engellemenin ve milyonlarca işçi ve emekçinin yaşamını kurtarmanın yolu, işçi sınıfı ve emekçilerin güçlerini birleştirmesi ve mücadelesiyle mümkündür. Siyasi iktidar ve sermaye grupları, işçi sınıfının, emekçilerin ve bilim çevrelerinin haklı ve yaşamsal taleplerine kulak vermeli ve gerekli önlemleri almalıdır.

1-Sokağa çıkma yasağı ilan edilmeli, COVID-19’a karşı mücadele kapsamında, güncel ihtiyaçlara cevap veren, zorunlu ve acil mal ve hizmet üretimi hariç olmak üzere, bütün fabrika ve işletmeler kapatılmalı; en az 15 gün süreyle, iş yerleri tatil edilmelidir. İşçilerin, emekçilerin dolayısıyla ailelerinin sağlığı korunmalı ve salgının yayılma hızı önlenmeli; bu süre içinde işçilere ücretli izin verilmelidir.
2-Ülkemizde işçilerin ücretinden yapılan kesintilerle oluşturulan işsizlik fonunda biriken 130 milyar TL aşan parayı, hükümet, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.
3-İşten çıkarmalar, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır. COVID-19 salgınının yeni bir işsizlik dalgasına yol açmaması, işin ve işçinin gelir sürekliğinin sağlanması için, COVID-19 ile mücadele döneminde, işverenin iş sözleşmesini fesih imkânı askıya alınmalıdır. İşten çıkarılmaların ve işlerin durdurulmasının yol açacağı gelir kaybına karşı, İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları hızla devreye sokulmalı, işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmak için, işçi açısından gerekli olan koşullar kaldırılmalıdır.
İşten çıkarılmaların izlenmesi ve yasaklanması için Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı nezdinde Üçlü Danışma Kurulu bileşimine uygun bir izleme ve denetim mekanizması kurulmalıdır. İşsizlik maaşının süresi uzatılmalı, salgın süresince işsiz yurttaşlara yaşayabilir bir ücret yardımı yapılmalıdır.
4-Yoksul yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.
5-En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde, risk grubundaki kesimlerin ücretlerine 1000 TL ek destek yapılmalıdır.
6- Elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturaları ve konut, taşıt kredileri ile kredi kartı borçları, salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.
7-Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.
8-Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.
9-Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır.
10-Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalı. Sağlık alanı ticari kar alanı olmaktan çıkarılmalı, sağlığa eşit erişim ücretsiz olarak sağlanmalıdır.
11-Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı, hasta olanlar saptanarak tedavi edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.
12-Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri hızla ve ivedilikle giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalıdır. Kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanmalıdır.
13-Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar belirlenmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek, gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı süreci işletilmeden ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları, akademisyenler ve diğer KHK’li kamu emekçileri işlerine dönmeli;
14-Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalı;
15-İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.
16-“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır. İstanbul Sözleşmesi,6284 Sayılı Yasa ve kadınların nafaka hakkı titizlikle uygulanmalıdır..
17- Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.
18- Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki gözetim ve denetim ağlarını baskıya dönüştürülmemelidir. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması, baskı ve bireysel özgürlüklerin, kişilik haklarının ihlaline yol açmamalıdır. Yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar, cezalandırılmalar kaldırılmalı.
19- Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini bir yana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikleri geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.
20-Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, hasta mahkûmlar, yaşlılar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.
21- Çoğu yabancı sermayeyle ortak olan petrol ve maden şirketleri, elektrik santralleri, kar hırsıyla dağları, ormanları, akarsuları, börtü böceği doğal ve kültürel değerlerimizi tahrip etmiş, etmeye de devam etmektedir. Kapitalizm yaşam alanlarımızı, havamızı, suyumuzu, havamızı zehirlemekte, yok etmektedir. Salgın koşulları fırsata çevrilerek doğanın tahribatı devam etmektedir. Tüm canlıların ve çocuklarımızın geleceğini karartanlar, doğa ve çevre savunucularının yolunu kesmekte, bu alanlara girmelerini, halkla bütünleşerek sorunların saptanmasını, çözüm yollarının birlikte üretilmesini engellemektedirler. İşçilerin emekçilerin, halkımızın ve çocuklarının sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, doğal ve kültürel değerlerimizi korumaya yönelik mücadelesi her alanda sürecektir. Bu salgın ekolojik dengenin, tüm çeşitliliği, canlılarıyla sürdürülebilir ve geleceğe devredilebilir doğanın önemini bir daha göstermektedir. Bu ders herkes tarafından iyi anlaşılmalıdır.
22- İllerde bilim kurulları oluşturulmalı, ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı, demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerin de katıldıkları kriz masaları kurulmalı, bilgilendirme, değerlendirmeler ve çözüm mekanizmaları birlikte oluşturulmalıdır.

Kapitalizm doğası gereği krizde, salgın koşullarında bu kriz daha da ağırlaştı, ağırlaşıyor, kendi kendinini tüketiyor; kendisine bu krizden çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Bütün ülkelerdeki kapitalist devlet yöneticileri panik halindeler. Sermayelerini büyütme, karlarını arttırmanın, üretim maliyetlerini düşürmenin yeni yollarını arıyorlar. İnsan olmadan üretim, üretim fazlası olmadan kar olamaz. Kapitalistler ve devlet ‘üretim sürmelidir, salgın olsa da üretim durmamalıdır’ diyor. İşsizlikte işçi bulmak kolay, işçiler ücretli köle! Yani sermayedarlar sömürü ve kar hırslarından vazgeçmiyorlar.

Bu durumda İşçi sınıfı ve emekçiler kendileri için cehennem olan bu sistem karşısında yeni bir dünya özlemini daha çok hissedecek, isteyecek ve düşleyecekler. Kapitalizmin yerine, baskının, zulmün, sömürünün olmadığı yeni bir dünya gelecek. Bilime inanmayan ve onun aydınlatıcı yolundan yürümeyenlerin sonu gelecek.. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler ve emekçiler çürümüş kapitalizme darbeyi indirebilecek. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçi sınıfı, emekçiler sahte değil, gerçek özgürlüğü kazanacak. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü işçiler, emekçiler sermayenin ve faşizmin düzeni yerine işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarında aydınlık bir Türkiye’yi kuracaklar.

1 Mayısa doğru, büyük insanlığın kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün halkların sağlığı, geleceği için, daha insanca çalışma ve yaşam koşullarını elde etmek için örgütlenme ve mücadele etme hakkı için yürütülen büyük mücadele ve dayanışma kazanacak!

Yaşasın İşçi sınıfı ve Emekçilerin Dayanışması!
Yaşasın İşçilerin Birliği Halkların Eşit Kardeşliği!
Barış İçin Savaşa, Kapitalizme ve Faşizme Hayır!
Yaşasın Birlik Mücadele ve Dayanışma
Yaşasın 1 Mayıs

Yaşamın kaynağı toplum sağlığıdır,halkın talepleri yaşamsaldır. Halkın talepleri gerçekleştirilmelidir.

Tüm dünyada küresel salgın halini alan ve ülkemizde varlığı 11 Marttan bu yana görülmeye başlanan Koronavirüs (Covid-19) salgını karşısında siyasi iktidar yetersiz kalmış, salgına karşı acil önlemler alınmamıştır. Siyasi iktidarın açıklamalarında çalışanların hakları, kadınlar ve yoksullarla ile ilgili bir önlem bulunmuyor.

Fabrikalarda, işletmelerde ve işyerlerinde işçiler, emekçiler toplu olarak çalışmaya devam etmektedir. Fabrika ve işletmeler bazındaki önlemlerin en olumlusu hijyen kurallarına uymakla sınırlıdır. Virüsünün yayılma ivmesi yüksektir. Alınan önlemlerle sorunun aşılması olanaklı değildir.

Bütün fabrikalarda, işletmelerde, organize sanayi sitelerinde, şantiyelerde, üretimin ve işin durdurulması önem taşımaktadır. Bugün salgının durdurulması sadece 65 yaş üstünün sokağa çıkmamasını istemekle engellenemeyeceği İtalya ve İspanya örneklerinden görülmektedir. Ve bu yaşanmışlıklardan gerekli dersler çıkarılarak derhal sokağa çıkma yasağı ilan edilmelidir.

Bunun için siyasi iktidar, Covid-19 salgınını önlemek için fabrikalar, işyerleri, şantiyelerdeki faaliyeti durdurmalıdır. İşçiler ücretli izne çıkarılmalıdır. Acil ve zorunlu işlerin yapıldığı işyerleri dışında diğer tüm işyerlerinin faaliyetlerini durdurarak çalışanlarını ücretli izne çıkarmalıdır.

Ülkemizde işçinin ücretinden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonunda birikmiş 130 milyar lira bulunmaktadır. Hükümet, işçilerin maaşında kesilen primlerle oluşan işsizlik
fonunda biriken bu parayı, ücretli izne çıkarılan işçilerin ücretlerinin bir bölümünü ödemek için kullanmalıdır. Küçük ve orta düzeyde işletmelerin işçilik payını önemli oranda devlet ödemelidir.

İşten çıkarma, ücretsiz izin uygulaması yasaklanmalıdır.

Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde yurttaşların temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Sağlık yardımı almakta olan 10 milyon dolayındaki “kayıtlı yoksullara” asgari geçim endeksine uygun bir maaş ödenmelidir.

En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalıdır. Korona virüsle mücadele döneminde 1000 TL destek eklenerek risk grubundaki bu kesimler korunmalıdır.

Konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları salgın riski boyunca faizsiz olarak ertelenmelidir.

Öğrenci yurtları ücretsiz olmalı, öğrencilerin yurt borçları silinmelidir.

Çiftçi borçları ve ihtiyaç kredileri, faizleri silinerek taksitlendirilmelidir.

Büyükşehirlerde ve illerde Covid-19 hastaneleri ve yurttaşların diğer sağlık sorunları için gidecekleri hastaneler de belirlenmeli ve açıklanmalıdır. Devlet hastaneleri ve özel hastaneler Covid-19 hastalarına ücretsiz sağlık hizmeti vermelidir. Buna uymayan özel hastaneler kamulaştırılmalıdır. Salgın sürecinde, özel sağlık kuruluşları kamu kontrolüne geçirilmelidir.. Halka yaygın bir şekilde test yapılmalı hastalar tesbit edilmelidir. Test sonuçlarının açıklanmasında ve salgınla ilgili siyasi iktidar şeffaf olmalı ve halktan hiçbir şey gizlenmemelidir.

Salgında hastalanma ve yaşamlarını kaybetme riski olan hekimler ve diğer sağlık çalışanlarının ekipman eksiklikleri giderilmeli ve Covid-19 testi öncelikle sağlık emekçilerine yapılmalı ve kamu-özel bütün sağlık kurumlarında Covid-19 hastalarıyla temas ya da temas şüphesi olan hekim ve sağlık çalışanlarından başlanarak bütün sağlık çalışanlarının testlerinin hızla tamamlanması, yurttaşların sağlıkları açısından da önem kazanmıştır. Covid-19 hastahanelerindeki sağlık çalışanlarının sosyal çevrelerini de hastalığa bulaştırmalarını engellemek için mesai sonrası kalacakları mekanlar tesbit edilmelidir. Ölümlerin artması ile hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin artacağını öngörerek gerekli tedbirler alınmalıdır. Yargı kararı olmadan ‘Kanun Hükmünde Kararnamelerle’ işlerinden atılan tüm sağlık çalışanları ve akademisyenler işlerine dönmelidir.

Fahiş fiyatlarla stok, ortalama kar marjının üzerinde zam yapanlara göz yumulmamalı, denetimler artırılmalı, fırsatçılık yapanlara yaptırımlar uygulanmalıdır.
İşçilerin ve emekçilerin temel gıda ve hijyen maddelerine erişimi için kamu kaynaklarına başvurulmalıdır. Virüsten koruyucu ürün ve malzemeler (maske, kolonya,klorak, sabun vb.) başta dar gelirliler olmak üzere halka ücretsiz dağıtılmalıdır.

“Evde kalma” nedeniyle kadına ve çocuklara yönelik ev içi şiddetin görünmez kılındığı koşullar yaşanmakta, kadınlar umarsız bırakılmaktadır. Şiddet çağrısı alındığında şiddet uygulayan erkekler öğrenci yurtlarında ayrı bir bölüme yerleştirilmeli, evden uzaklaştırma uygulanmalıdır.

Salgın süresinde doğalgaz, elektrik, su ve internet ücretsiz sağlanmalıdır.

Mülteci geri gönderme merkezlerinde gerekli tedbirler maksimum düzeyde alınmalı, bu merkezlerde olmayan mültecilerin konut, hijyen ve temel gıda malzemesi temini kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.

Devlet salgını bahane ederek yurttaşlar üzerindeki baskı, gözetim ve denetim ağlarını yaygınlaştırmamalıdır. Virüs tehlikesinin getirdiği günlük yaşamdaki bazı kısıtlamalar, güdük temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve açık bir faşizme geçilmesine yol açmamalıdır. Yurttaşlar temel hak ve özgürlüklerini kısıtlayan tüm uygulamalara son verilmeli, internet ortamındaki ifade ve düşünce özgürlüğü ve haber alma haklarına yönelik tüm yasaklamalar kaldırılmalıdır.

Tüketici, konut ve taşıt kredileri ile kredi kartı borçları ve elektrik, su, doğalgaz ve iletişim faturaları günlük olağan yaşama geçinceye dek ertelenmelidir.

Savaş koşullarında Covid-19’un artacağı düşünülerek, siyasi iktidar emperyal isteklerini biryana bırakarak, Suriye’deki ve Libyada’daki askeri birlikler geri çekmeli ve komşu ülkelerle; karşılıklı saygı, içişlerine karışmama ve barış politikası izlemelidir.

Öncelikle cezaevlerinde tutukluların hızla tahliyesi sağlanmalı; yaşam hakkı ve ifade özgürlüğü esas alınarak siyasi tutuklular, gazeteciler, yaşlılar, hasta mahkûmlar ve çocuklar tahliye edilmeli, infazlar ertelenmelidir.

Yerellerde, il/ilçe bazında belediyelerin ve muhtarlıkların da içinde yer aldığı demokratik kitle örgütü, meslek odaları ve sendika temsilcilerinin ve muhalif siyası partilerinde içinde yer aldığı kriz masaları kurulmalıdır.

Bu zor süreçte inisiyatif sadece siyasi iktidarda olmamalı, muhalefet partilerinin ve demokratik kitle ve meslek örgütlerinin toplumsal rol ve sorumluluğu artırılmalı, salgınla ilgili önlemlerin alındığı il ve ilçelerde bilim kurulları oluşturulmalı, başta tabip odaları olmak üzere meslek örgütleri, sendikaların ve siyasi partilerin bu kurullarda temsili sağlanmalıdır.

WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!


WORKERS OF SF TRADE AND KALE PRATT&WHITNEY ARE NOT ALONE!

Four woman workers of the SF Trade Textile Plant have been picketing at the entrance of the Gaziemir Free Zone for 143 days for being involved in union activities.

The unionization of workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Industries, a joint venture between the Turkish Kale Group and the American Pratt&Whitney primarily for making engine parts for the F-35 fighter, spurred the capitalist bosses to action.

When workers in the Kale Pratt&Whitney Aero Engine Plant joined the All Metal Workers Union, the employer terminated 94 workers.

The plant management had effectively reduced wages to minimum wage with low raises, and had started to engage in mobbing against workers after the S-400 crisis with the US. As a result, the workers began to organize under the All Metal Workers Union, a member of DİSK. When the workers exercised their constitutional right and joined the union, the first move was to terminate 7 workers one night, for no reason. The terminated workers staged a demonstration in front of the plant. The workers who expressed support for their fired colleagues were terminated themselves within a few days. Soon, 94 workers had been fired. Then, the plant manager called the workers to a meeting and offered to re-hire them on the condition that they resign from the union. When the workers refused, they responded with threats and insults. The workers started a sit-in on February 29 at the entrance of the Aegean Free Zone to fight for their right to unionize.

The workers fight against the usurping of their legal and legitimate right to unionize, while the employer terminates workers for various reasons. It all boils down to a smear campaign using cherry-picked articles of the labor law, designed to make the employer look righteous on a legal basis. This is not new to the capital: it is a tested method used to break unionization. To prevent unionization among workers, they will identify union members and fire them using various excuses. This plays out once again in the SF Trade and Kale Pratt&Whitney Aero Engine plants.

The bosses of Kale Pratt&Whitney Aero Engine plant fire unionized workers on the one hand, while hiring new and non-union workers on the other to prevent the union from gaining majority. The forces of labor and democracy are obligated to defend the acquired rights of the working class against unlawfulness and injustice, and to rise in solidarity with the working class.

The workers and laborers will expose capitalist bosses for the frauds they are. Today, SF Trade Textile workers are at resistance at the entrance of the Gaziemir Free Zone, and Aero Engine workers are at resistance at the Izmir Fair Gate of the Free Zone. The working class and all people in support of labor stand with the textile and aero engine workers; they support them in solidarity, helping them feel that they are not alone. The justice of time will favor the workers. Workers who resist will finally and rightfully prevail. We stand with workers who recognize the power of organized struggle, who defy the capital and take a step for unionization.

Workers who resist and fight are not alone. The workers, laborers, friends of labor, and the makers of all value stand with them. 11.03.2020

Glory to the working class!
Glory to the workers’ resistance!

İmece Friendship Solidarity Association

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ VE TALEPLERİMİZ

YEREL YÖNETİM ANLAYIŞIMIZ ve TALEPLERİMİZ

Kente yönelik politika ve uygulamalarda, insan hakları, kentli hakları, kent insanları arasında kardeşlik-barış iklimi, birlikte yaşama, engelli, hasta, çocuk ve kadına duyarlı planlama, yerellerde hizmetlere eşit erişim, insan ve çevre sağlığı gibi kriterler temel referanslar olmalıdır.

Kentlerin sahibi o kentte yaşayan halktır ve yerel yöneticilerin demokratik biçimde seçilmesi ve başarısızlıkları durumunda geri alınması esas olmalıdır. Seçimler gibi, kente dair kararlar da kentlilerin katılımcısı olduğu demokratik süreçler, mekanizmalar  işletilerek alınmalıdır.

Fiziksel, doğal, tarihi ve kültürel değerleri korumak ve geliştirmek, koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak  merkezi yönetimin olduğu kadar yerel yönetimlerin de görevidir.

Kentimiz İzmir’in yapılan araştırmalarda beş bin yıl öncesine kadar uzanan bir tarihi vardır. Yıllarca süren çalışmalarla ortaya çıkan tarihi mirasına sahip çıkan, bu mirası bilimsel temelde ciddi araştırmalarla zenginleştirici projeler üreten bir yerel yönetim anlayışı,  kentin tüm kültür ve doğal varlıklarını geleceğe taşıyabilir.

Kent yönetimine talip olan başkan adayları ve meclis üyelerinin kentin sorunlarının çözümü konusunda önerilerde bulunması bir program ortaya koyması kuşkusuz önemli, ancak yeterli değildir. Sermayeye karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan  yerel yönetim adayları, tekellerin, uluslar arası ya da yerli sermaye gruplarının değil halkın taleplerini, çıkarlarını savundukları ölçüde halkın desteğini ve sevgisini kazanabilirler. Sermaye partilerinin adaylarından ayıran başlıca farklılık da ekonomik, sosyal ve siyasi demokrasi taleplerini savunması, buna uygun politikaları geliştirerek uygulamasıdır.

Kentimiz özellikle son yıllarda yoğun göç almış; hızla nüfusu artmıştır. Kentin  kamu yararından uzak sermaye odaklı planlanması gelecekte, hava kalitesi daha da kötü, yaşam standartları düşük, yeşil alanları  olmayan, ranta odaklı yapılaşma  ve ulaşım sorunları yaratmıştır.

‘‘ Körfez Tüp Geçiş Projesi, henüz yapım aşamasında olan İstanbul Otoyolu ile Çiğli’de sulak alanların ve Kuş Cennetinin olduğu bölgeden güneyde doğal sit statüsü değiştirilen İnciraltı ve Çeşme yarımadasını birbirine bağlayacaktır.” Bu proje Gediz deltasındaki kuş türlerinin yoğun bulunduğu bölgede sulak alanların tasfiyesi ile kuş, bitki, memeli hayvan, çeşitli kelebek türleri yok edilerek, ekolojik dengeleri tahrip edecek, betonlaşmaya yol açacak ve plan değişiklikleri ile yüksek rant artışlarının önünü açarak kıyıları betona teslim eden bir kentin yolunu açacaktır.’’(1) İzmir’in tarihi, kültürel ve doğal değerleri-zenginlikleri rant için tasfiye edilmiş olacaktır. İzmir’in İstanbul olmasını istemiyorsak bu ‘‘ihanet’’ projelerine karşı durmak İzmir’i yönetecek başkanların öncelikli görevidir.

Doğa Derneği’nin de içinde yer aldığı “İzmir’e Sahip Çık” platformu’nun da önerdiği, desteklediği 15 Şubat 2019 günü yeryüzünün en zengin ve benzersiz doğal alanlarından biri olan İzmir’in Gediz Deltası’nın UNESCO Dünya Doğa Mirası ilan edilmesi için çalışmalar hızla başlatılmalı; bu konuda yapılmakta olan çalışmalar desteklenmelidir.

Alsancak’taki tarihi Elektrik Fabrikası’nın arazisiyle birlikte,  Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Devlet İhale Kanunu’nun kısıtlamalarına tabi olmadan satışa çıkarılması engellenmelidir. İzmir 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 8 Ocak 1998 tarihli kararıyla ‘Korunması Gerekli Kültür Varlığı’ olarak tescillendiği temel alınmalı; 1943 tarihinde kamulaştırılarak İzmir Belediyesi’ne devredilen sahanın tekrar İBB’ye devri için meslek odaları ile kentliler birlikte kenti savunmalıdır.

Bayraklı bölgesini çok katlı beton blokların ısı adaları oluşturarak ekolojik dengeyi bozmasına engel olunmalı, kentin tarihi ve doğal dokusuna aykırı projelere onay verilmemelidir.

Egemen iradenin, siyasi iktidarın kürt sorunundaki şiddet yanlısı ırkçı, ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı, yandaşlarını kayırmacı politikalarına karşı kent düzeyinde eşitlikçi, özgürlükçü, yerel hizmetlerin  gerçekleşmesinde yoksul-dar gelirli yerleşimlere öncelikli, barışçıl ve demokratik projeler üretilmelidir.

Yönetime aday olanlar, alevilerin, farklı din, mezhep ve kültürlerin inanç özgürlüğünü ayrımsız savunmalıdır. İbadet mekanlarının restorasyonu desteklenmeli, güvenlikli kılınmalıdır Yönetmeye aday olanlar, sendikalaşmayı, sendika seçme özgürlüğünü, taşeron uygulamasına karşı kadrolu-güvenceli çalışma hakkını esas alan anlayış ve uygulamaların savunucusu olmalıdır.

Belediye emekçilerinin kadrolu, güvenceli istihdamını esas almalı, liyâkattan taviz verilmemeli, sendikaları tahakküm altına almaya çalışmadan, eşit ilişki kurabilmelidir. Sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin İzmir’de yerel demokrasinin gelişiminin bir parçası olduğu bilinmelidir. Kocaoğlu döneminde kadrolu olabilmek için hukuk yoluna başvuran ve işinden atılan tüm işçilerin yeniden iş başı yapmalarını sağlayacak adımlar atılmalıdır.

696 Sayılı kanun Hükmün’de kararnameyle  belediyelerde çalışan şirket işçileri, süresiz işçi statüsüne geçirilmişti.. Bu işçilere 2020 yılına kadar toplu iş sözleşmesi yapılmayacak, kadrolu işçi gibi 4 ikramiye verilmeyecek ve sosyal-ekonomik haklardan yararlanamayacaklar. Bu işçilere sadece düşük bir zam öngörülmektedir. Bu kararname eşitlik ilkesine aykırıdır. Kadroya geçirilme adı altında işçilerin ekonomik ve sosyal hakları gasp edilmiştir. Yerel yönetim adayları bu kararnameye karşı çıkmalı ve işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını savunulmalı, eşitlik ilkesini temel almalıdır.

Toplu İş Sözleşmeleri (TİS) nin sendika, sendika olmayan iş kollarında işçi temsilcileriyle yapılmasını savunulmalı; grev hakkının önündeki engelleri kent bazında yok saymalıdır. Kıdem tazminatı hakkını güvenceye almalı; kiralık işçilik uygulamalarına karşı çıkmalıdır.

Çalışanlar arasında cinsiyet eşitliğini savunmalı; özellikle kariyer, kadro yükseltmede pozitif ayrımcı, ücret politikasında mutlak eşitlikçi olmalıdır.

Kentimizde kadın hak ve özgürlüklerine uygun koşulları oluşturmayı; kentin gecesi-gündüzüyle, toplu taşım araçlarıyla, sokaklarıyla güvenli kılıcı politikaları geliştirmelidir.

Gençliğin bilimsel-özerk-demokratik-parasız eğitim-öğretim hakkında her gün daha fazla artan eşitsizliğe karşı politikalar geliştirilmeli; barınma, ulaşım, beslenme konularında olanaklar yaratılmalıdır

Küçük üreticilere ve köylülere düşük oranlı kredi tahsisi, kooperatifleşme olanaklarını sağlamalı; Kooperatifleşmenin yaygınlaştırılması için üreticilere yardım ve destek politikaları (destekleme alımları) geliştirilmelidir. El emeği üretimi yapan kadınlara yerel pazarlarda ücretsiz  alanlar sağlamalıdır.

Tarım ve hayvancılığa yapılacak ekonomik destekleri yerel bütçe kaynaklarından yapmalı ve halka aracısız, ucuz beslenme olanaklarını sağlamalı; bunun için de üretim ve tüketim kooperatifleri kurulması için adımlar projelendirilmelidir.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmesini savunmalı; kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemini bu döngü içerisinde  projelendirilmesini savunarak uygulamasını gerçekleştirecek bir alan açmalıdır.

Tarım alanları, sulak alanlar, su kaynaklarının özelleştirmelere açılmasını, sermayeye bırakılmasına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bu temelde HES, RES, Termik santrallerin yerlerini meslek örgütleri, uzmanlar ve yöre halkı ile belirlemeyi savunmalıdır. Güneş enerjisinden yararlanmanın yolları aranmalıdır.

Kentimiz yeşil alanlardan da il ve ilçe bazında otoparklardan da  yoksun durumdadır. Kentin yeşil alanları artırılmalı,ihtiyaçlar nüfus oarnında belirlenerek katlı otoparklar yapılmalıdır.

Hava kirliliği, araç yoğunluğu ve diğer nedenlerle yoğunlaşmıştır. Koah, astım, solunum yolu hastalıkları yüksek orandadır. Kentimizdeki hava kirliğini ortadan kaldıracak politikalar geliştirmek zorundayız.

Gıda güvenliğini denetimleri sıklaştırarak sağlamalı, BB bünyesinde araştırma laboratuarları kurmak projelendirilmelidir.

Yerel yönetimlerin ulaşım hizmetlerinden kar elde etmesi düşünülemez. Yerel yönetimler ulaşım hizmetini diğer gelirlerinden sübvanse etmelidir. Kentlerde ulaşım hizmetleri yerel yönetimlerin kamusal bir görevidir. Kentte yaşayan tüm yurttaşların toplu taşıma hizmetlerinden yararlanması asgari ücret esas alınarak yapılmalıdır.

Saygılarımızla

İmece-Der

 

  • 1.İzmire Sahip Çık

 

 

 

Olcay Çınar


OLCAY ÇINAR
10.08.1952 De Mardin’in Cizre ilçesinde doğdu.
Babası jandarma astsubayı, annesi ev hanımıdır. Dört kardeşin en büyüğüdür. Babasının mesleği dolayısıyla ilk okulu Bingöl ün Kığı, Mersin in Gülnar ilçelerinde, ortaokulu Kütahya da; liseyi İzmir Eşrefpaşa Lisesinde okudu.
Liseden sonra Ege Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazandı. İlk yıllarında yurtsever devrimci hareketle tanıştı. Buca da özerk demokratik üniversite mücadelesi verirken bir yandan da faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede Halkın Kurtuluşu saflarında yerini aldı.
Üniversiteyi bitirdikten sonra DSİ’de makine mühendisi olarak çeşitli görevlerde bulundu.
Kamu çalışanlarının sendika hakkı için mücadele etti ve KESK in İzmir deki yapılanması için çok emek verdi; Kamu İktisadi Teşebbüsü kurumların özelleştirilmesine;TEK in özel şirketlere devrine karşı mücadelede ön saflarda yer aldı.
Sevgili eşi Şenol la üniversite yıllarında anti faşist mücadele içinde tanıştı, mücadelede birlikleri evlilikle sonuçlandı. Bir erkek çocukları oldu.
Yakalandığı amansız hastalık nedeniyle 09.08. 2016 da aramızdan ayrıldı.
Bizlerle yaşayacak.

İzmir’de Mehmet Türkmen’e Özgürlük Çağrısı; Mehmet Türkmen Serbest Bırakılsın, Sendikal Faaliyet Suç Değildir.ir.

 

İzmir’de emek ve demokrasi güçleri, tutuklu sendika yöneticisi Mehmet Türkmen’in serbest bırakılması talebiyle Alsancak’ta bir araya geldi. KESK İzmir Şubeler Platformu ile Emek Partisi (EMEP) İzmir İl Örgütü tarafından Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde yapılan basın açıklamalarına siyasi partilerin, sendikaların ve İmece-Der temsilcileri de  destek verdi.

Aynı zaman diliminde gerçekleştirilen iki ayrı açıklamada, tutuklu BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in serbest bırakılması talebi öne çıktı. Alanda “Mehmet Türkmen serbest bırakılsın” ve “Sendikal faaliyet suç değildir. BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen serbest bırakılsın” yazılı pankartlar açıldı. Katılımcılar sık sık “Mehmet Türkmen yalnız değildir”, “Direne direne kazanacağız”, “Yaşasın sınıf mücadelesi” ve “Baskılar, gözaltılar, tutuklamalar bizi yıldıramaz” sloganları attı.

İlk açıklamayı Emek Partisi (EMEP) İzmir İl Örgütü adına İl Başkanı Elif Çuhadar yaptı. Çuhadar, Mehmet Türkmen’in evinden gözaltına alınarak tutuklanmasının hukuksuz olduğunu belirterek, söz konusu sürecin işçi sınıfının sendikal mücadelesine yönelik bir müdahale olduğunu ifade etti. Açıklamada, “Patronlar istiyor, AKP tutukluyor”, “Mehmet Türkmen yalnız değildir” ve “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek” sloganları da öne çıktı.

Çuhadar, açıklamasında Türkmen’in tutuklanmasının arkasında patronların etkisi olduğunu savunarak, “Şireci patronunun sözde şikayeti, gerçekte bir talimat niteliğindedir ve Mehmet Türkmen apar topar cezaevine gönderilmiştir” ifadelerini kullandı. İşçilerin haklarını savunmanın, ücretlerini talep etmenin ve iş cinayetlerinde sorumluların yargılanmasını istemenin suç sayılamayacağını vurgulayan Çuhadar, bu durumun “halkı kin ve düşmanlığa sevk etme” gerekçesiyle açıklanamayacağını dile getirdi.

Bu tutuklamanın özellikle Gaziantep’teki işçiler başta olmak üzere Türkiye genelinde ağır çalışma koşulları, düşük ücretler ve iş cinayetlerine karşı verilen mücadelenin önünü kesmeye yönelik olduğunu belirten Çuhadar, uygulamanın bilinçli ve hukuksuz olduğunu ifade etti. Açıklamada, sendikal haklar ve özgürlüklerin hedef alındığı, işçi ve emekçilere gözdağı verilmek istendiği vurgulandı.

Çuhadar, tutuklamanın yalnızca Mehmet Türkmen’i değil, tüm işçi sınıfını ve sendikal faaliyetleri hedef aldığını belirterek, “Patronların ve onların iktidarının karşısında söz söylemenin yasaklarla, gözaltı ve tutuklamalarla engellenmek istenmesi, toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren bir durumdur” dedi.

Konuşmasında sınıf mücadelesine de vurgu yapan Çuhadar, işçilerin yaşadığı sömürüye dikkat çekerek, emeği sömüren kesimlere karşı mücadeleyi büyüteceklerini ifade etti. İşçilerin yaşamını kaybettiği iş cinayetlerine ve ağır çalışma koşullarına değinen Çuhadar, bu düzene karşı örgütlü mücadelenin güçlendirileceğini söyledi. Ayrıca, Sırma Halı işçileri başta olmak üzere direnişte olan işçilerle dayanışmanın süreceğini belirterek, Mehmet Türkmen serbest bırakılana kadar mücadelenin devam edeceğini kaydetti.

EMEP’in açıklamasının ardından KESK İzmir Şubeler Platformu adına Dönem Sözcüsü Hamdi Çalık basın açıklaması yaptı. Açıklamanın tam metni şöyle:

“Değerli İzmir’liler!

Ne Yazık ki gözaltıların  tutuklamaların keyfiyete dönüştüğü zamanlar yaşıyoruz.  Hemen her güne yeni bir şafak operasyonu, yeni gözaltılar ve tutuklamalar, yeni soruşturmalar, yeni bir kayyum darbesi ile başlar hale geldik. Basın özgürlüğünden, sendikal hak ve özgürlüklere, seçme seçilme hakkından, kadın haklarına, çocuk haklarına kadar en temel hakları hedefe koyan saldırılara her gün bir yenisi eklenmektedir.

İşçiler, emekçiler, emekliler asgari geçim koşullarının altında bir yaşama mahkum edilmişken, insanca çalışma koşulları, insan onuruna yaraşır ücret için mücadele eden sendika üyeleri, yöneticileri soruşturmalara tabi tutuluyor. Geçtiğimiz bir ay içinde KESK izmir şubeler platformunun önceki dönem sözcüsü Başak Edge Gürkan, KESK birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası İzmir Şube Sekreteri Yücel Göktaş ve yine KESK’e bağlı Haber Sen 6 no’lu şube üyesi 35 kamu emekçisi sendikal faaliyetleri nedeniyle soruşturmalar geçirmişlerdir.

Ülkemizin pek çok yerinde ücretlerini alamayan, açlık yoksulluk sınırı altında ücretlerle çalıştırılan emekçiler, Temel Conta işçileri, DİGEL tekstil işçileri, Şık Makas işçileri, Kargo işçileri, Depo işçileri aylardır barikatların önünde hak mücadelesi verirlerken saldırılarla karşılaşıyorlar.

Bu saldırıların son örneği Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanmasıyla yaşanmıştır.

Bilindiği üzere Antep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde (OSB) bulunan Sırma Halı’da çalışan işçiler ücretlerinin ödenmesi talebiyle geçtiğimiz günlerde eyleme başladı. Mehmet Türkmen, ilk günden beri işçilerle birlikte direniyordu. Yaptığı konuşmada, emekçilerin patronlara karşı verdiği hak mücadelesinde yan yana durmalarından başka yol olmadığını söylediği için halkı kin ve düşmanlığa sevk ettiği gerekçesiyle tutuklandı. Bu tutuklama BİRTEK SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in ne kadar haklı olduğunun açık bir göstergesi olmuştur. Çünkü, bugüne kadar işçinin ücretini ödemediği için ya da düşük ücret ödediği için hiçbir işveren soruşturma geçirmemiş, tutuklanmamıştır. Oysa, her zaman olduğu gibi haklarını arayan, ücretlerinin ödenmesini isteyen işçilere karşı, ilk günden beri onlarla birlikte mücadele eden sendikanın genel başkanı tutuklanmıştır.

Herkes bilmelidir ki;

Hakları için mücadele etmek suç değildir! İnsan onurunun bir gereğidir.

Emekçilerin, hakları için yan yana gelerek, birlikte mücadele etmeleri sendikal mücadelenin doğal bir gereğidir!

Ve işçiler, emekçiler, emekliler halkın eşitlik, özgürlük, adalet, insanca yaşam mücadelesine kin ve düşmanlık besleyenlere karşı yan yana gelmekten geri durmamalıdır.

KESK İzmir Şubeler Platformu olarak BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in Haksız ve hukuksuz bir şekilde tutuklanmasını kabul etmiyoruz.

Emeğin hakları için yürütülen mücadelenin bir suç değil, onurlu bir duruş olduğunu, bu onurlu duruşun yanında olmaya devam edeceğiz.

Mehmet Türkmen derhal serbest bırakılmalıdır.

KESK İZMİR ŞUBELER PLATFORMU”

Yapılan açıklamaların ardından katılımcılar alandan ayrıldı.

14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun

 

 

Her yıl 14 Mart, sağlık emekçilerinin özverili çalışmalarını onurlandırmak amacıyla Tıp Bayramı olarak kutlanmaktadır. Ancak, bu özel gün, sadece kutlama değil, aynı zamanda sağlık alanında yaşanan sorunlara dikkat çekmek ve çözüm yolları aramak için de bir fırsat sunmaktadır.

Günümüzde sağlık hizmetleri, piyasa koşullarına daha fazla bağımlı hale gelmiştir. Özelleştirme politikalarının derinleşmesi, sağlık hizmetlerine erişimde eşitsizlikleri büyütmektedir. Bu durum, sağlık emekçilerini de olumsuz etkilemektedir. Ağır çalışma koşulları, güvencesizlik ve artan şiddet tehdidi, sağlık çalışanlarının karşılaştığı ciddi sorunlardan sadece birkaçıdır.

Sağlık, insan haklarının temel bir parçasıdır ve sağlık hizmetleri kamusal bir sorumluluk olarak kabul edilmelidir. İnsan yaşamını piyasanın kâr mantığına teslim eden politikalara karşı durmak, eşit, ücretsiz, ulaşılabilir ve nitelikli sağlık hizmeti talep etmek gereklidir. Bu talepler, günümüzde her zamankinden daha acil bir ihtiyaç haline gelmiştir.

Sağlık emekçileri, sadece sağlık hizmetleri sunmakla kalmaz, aynı zamanda daha adil ve eşit bir toplum için de mücadele ederler. İşgallere, emperyalist politikalarına ve halkları yoksulluğa sürükleyen savaş düzenine karşı eşitlik, özgürlük, bağımsızlık ve kardeşlik mücadelesi vermektedirler. Bu bağlamda, sağlık emekçilerinin 14 Mart Tıp Bayramı’nı coşkuyla selamlıyoruz.

Şiddetin son bulduğu, insanca çalışma ve yaşam koşullarının sağlandığı, sağlık hakkının herkes için güvence altına alındığı günlerde gerçek bayramları birlikte kutlamak dileğiyle… Yaşasın sağlık emekçilerinin mücadelesi!

14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun.

 

 

 

İzmir’de “Ramazan Genelgesi”ne Tepki: “Laik ve Bilimsel Eğitimi Savunmaya Devam Edeceğiz”

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan ve kamuoyunda “Ramazan Genelgesi” olarak bilinen düzenlemeye karşı İzmir’de tepkiler yükseliyor. İzmir Laik Eğitim, Demokratik Yaşam Platformu, söz konusu genelgenin eğitim alanında ayrıştırıcı bir yaklaşımı güçlendirdiğini belirterek, yurttaşların inançlarının siyasal amaçlarla istismar edildiğini ve kamusal eğitimin laik karakterinden uzaklaştırıldığını savundu.

Platform üyeleri, laikliğin yalnızca anayasal bir ilke değil, aynı zamanda farklı inanç ve yaşam tarzlarına sahip yurttaşların bir arada eşit ve özgür yaşayabilmesinin temel güvencesi olduğunu vurguladı. Eğitim sisteminin dini referanslarla yönlendirilmesinin toplumsal barışı zedelediğini ifade eden platform temsilcileri, kamusal eğitimin bilimsel, laik ve demokratik ilkeler doğrultusunda yürütülmesi gerektiğinin altını çizdi.

Bu kapsamda platform, İzmir’de Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada “Laik ve bilimsel eğitimi savunuyoruz” yazılı pankart açılırken, katılımcılar sık sık “Laik, bilimsel, demokratik eğitim”, “Karanlığa teslim olmayacağız”, “Okullarda şiddet istemiyoruz” ve “Yusuf Tekin istifa” sloganları attı.

Platform adına basın metnini okuyan Hamdi Çalık, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu Dönem Sözcüsü olarak yaptığı açıklamada, laikliğin eğitim sisteminin temel taşı olduğunu vurguladı. Çalık, kamusal eğitimin tüm çocuklar için eşit, özgür ve bilimsel bir içerikle yürütülmesinin zorunlu olduğunu belirterek, dini referanslı uygulamaların okullarda ayrışmayı derinleştirdiğini ifade etti.

Açıklamada ayrıca, eğitim politikalarının toplumu kutuplaştıran değil birleştiren bir anlayışla şekillenmesi gerektiği dile getirildi. Platform temsilcileri, laik ve bilimsel eğitimin savunulmasının yalnızca eğitim emekçilerinin değil, demokratik bir toplumda yaşamak isteyen tüm yurttaşların ortak sorumluluğu olduğunu belirterek mücadelelerini sürdüreceklerini ifade etti.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“Değerli basın emekçileri, değerli İzmirliler!

Bugün burada Milli Eğitim Bakanlığının yayınladığı ‘’Ramazan Genelgesi’’ sonrasında okullarımızda, öğrenciler, öğretmenler, veliler arasında yaşanan ayrımcı uygulamalar ve bu uygulamaların ortaya çıkardığı olumuz sonuçlar hakkında kamuoyunu bilgilendirmek üzere toplanmış bulunuyoruz.

Eğitim, çocukların,  düşünen, sorgulayan, özgür bireyler haline gelmesini hedeflemelidir.

Ancak iktidarın eğitim politikalarının yoksulluğu, işsizliği güvencesizliği kamufle etmeye yönelik olduğunu görüyoruz.

-Öğrencilerin büyük bir bölümü sağlıklı beslenme koşullarına sahip değildir.

– Bir öğün ücretsiz yemek ve temiz içme suyu konusunda bakanlığın herhangi bir çalışması ve somut adımı bulunmamaktadır.

– Okulların büyük bir bölümünde fiziki yetersizlikler, temizlik ve hijyen sorunları devam etmektedir.

– Okulların büyük bir bölümünde derslik ve bina yetersizliğinden dolayı hala ikili eğitim yapılmaktadır.

– Güvenlik açığı nedeniyle okullarda şiddet yaygınlaşmış, yakın zamanda İstanbul’da bir öğretmenimiz öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülmüştür.

– Okullarda kadrolu temizlik görevlisi sorunu devam etmektedir.

– Yoksulluğun artışı ve eğitimin paralılaşması sonucu 1 milyon 508 bin öğrenci okulu terk ettiği anlaşılmaktadır.

Milli Eğitim bakanı Yusuf Tekin imzasıyla yayınlanan genelge ile okul öncesi, ilkokul ve ortaokul çocuklarına yönelik Ramazan ayı etkinlik programları bu sorunların üstünü örtmeye yöneliktir. Ancak bugüne kadar olan uygulamalar göstermiştir ki, sorunları gizlemek için din istismarına yönel inmesi yeni sorunlar yaratmıştır.

Bazı öğrenci velilerinden aldığımız bilgilere göre; bir okulumuzda ilkokul 4. sınıf öğrencilerine din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni tarafından oruç tutanların ödüllendirilmesi, oruç tutmayan çocukların ebeveynlerine ‘biz oruç tutmadığımız için öğretmenimiz bize ödül vermedi’ şeklinde yakınmalarına sebep olmuştur. Aynı zamanda o okulun sınıf öğretmeni din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenine bu yaştaki çocuklar arasında böyle bir ayrımcılığın doğru olmadığını iletmesi üzerine öğretmenler arasındaki iş barışının da zarar gördüğü anlaşılmaktadır.

Başka bir okulumuzda; bazı sınıfların kapılarına ‘Cennette Reyyan adında bir kapı vardır, oradan sadece oruç tutanlar geçebilir’ yazısı yazılmış; bu sınıfa giren öğretmen ve öğrenciler oruç tutanlar ve tutmayanlar, cennete gidecek veya gidemeyecek olanlar adeta kategorize edilmişlerdir.

Pek çok lisemizde öğrencilere yönelik iftar programı düzenlenmiş, bu organizasyon ücretleri okul aile birliği bütçesinden karşılanmıştır. Bilindiği gibi okul aile birliği bütçeleri bütün velilerin bağışları ile oluşmaktadır. Dolayısıyla bütün öğrencilerin ortak ihtiyaçları için kullanılmalıdır. Okullarımızda yeterli temizlik malzemesi gibi temel ihtiyaçlar karşılanamazken, okul aile birliği bütçesinin sadece oruç tutanlara iftar vermek üzere kullanılması bir ayrımcılıktır, kabul edilemez. Bölgemizde farklı inanç, mezhep ve kimlik gruplarının bir arada barış içerisinde yaşamasının garantisi laikliktir. ABD Emperyalizmi ve İsrail siyonizmi İran’a yönelik saldırısında vahşice bombalamalar dışında farklı kimliklerin birbirleri ile çatıştırılması stratejisinin de izlendiğini görüyoruz. Emperyalizmin bu stratejisini başarısızlığa uğratacak olan bütün yurttaşların eşit, özgür temelde kendini ifade edebildiği bir toplumsal yaşamdır. Bu yaşam ancak laiklik ilkesinin korunması ile mümkün olabilir. Her hangi bir kimliğin diğer kimlikler üzerinde tahakküm oluşturacak şekilde kamu yöneticileri tarafından korunması, diğerlerinin ayrımcılığa tabii tutulması toplumsal barışa hizmet etmez. Milli Eğitim Bakanlığı bu genelgesi ile daha şimdiden öğrencileri oruç tutanlar ve tutmayanlar şeklinde ayrıştırmıştır.

Veliler arasında kırgınlık ve kırılganlıklara yol açmıştır.

9 yaşında çocukların ortak yönlerini değil farklılıklarını ön plana çıkararak gönüllerini kırmıştır.

Buradan Milli Eğitim Bakanına soruyoruz.

Bu uygulamanızla daha fazla sevap elde ettiğinizi, günahlarınızı azalttığınızı mı düşünüyorsunuz?

Bu uygulamanızla toplumsal barışa hizmet ettiğinizi mi düşünüyorsunuz?

Bu uygulamanızla ülkemizin geleceğine olumlu katkıda bulunduğunuzu mu düşünüyorsunuz?

Gerçek şudur ki;

Bu uygulamanızla daha şimdiden öğrenciler arasında ayrımcılığı körüklediniz. Öğretmenler arasındaki iş barışını bozdunuz. Velileri ayrıştırdınız. Tüm bunları öğrencilere, velilere ve tüm yurttaşlara yaşattığınız yoksulluğu, yoksunluğu örtmek için yaptığınızı biliyoruz. Bu yapılanlar yurttaşların dinsel inançlarını istismar etmektir.

Değerli basın emekçileri, değerli İzmirliler!

Laikliği savunanlar din düşmanlığıyla suçlanarak hedef gösteriliyor. Oysa laiklik hiç kimsenin inancı nedeniyle dışlanmayacağı bir toplumsal yaşamın garantisidir.

Çok belirgin biçimde görülmektedir ki, laik eğitimi, laik hukuk düzenini ve laik kamusal hayatı adım adım ortadan kaldırmaya yönelik hamleler ivme kazanmıştır. 168 aydın ve sanatçı tarafından imzalanan ve sonrasında on binlerce yurttaşın da destek verdiği laikliğe sahip çıkıyoruz bildirisi nedeniyle laik eğitimi savunanlar suçlu gibi gösterilerek soruşturmalara tabi tutulmaktadır.

Laikliği savunmak suç değildir.

Buradan ilan ediyoruz.

Bizler, toplumu ayrıştıran, toplumsal gerilimlerden beslenen uygulamalara karşı laikliği savunmaya, devam edeceğiz

LAİK EĞİTİM DEMOKRATİK YAŞAM PLATFORMU”

 

Direnişteki Temel Conta ve Digel İşçilerinden 8 Mart’ta Ortak Ses: “Zafer Direnen Emekçinin Olacak”

Direnişteki Temel Conta ve Digel Tekstil işçileri, Temel Conta Fabrikası önündeki grev alanında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla bir etkinlik düzenledi. Uzun süredir devam eden direnişin simgesi haline gelen fabrika önünde gerçekleşen etkinliğe çok sayıda sendika temsilcisi, siyasi parti temsilcileri ve emek örgütleri katıldı. Etkinliğe TEKSİF Genel Başkan Danışmanı Makum Alagöz, TEKSİF Ege Bölge Sorumlusu İbrahim İpek, TEKSİF İzmir Şube Başkanı Faruk Aksoy, Petrol-İş Aliağa Şube Başkanı Hasan Toptan, Emek Partisi İzmir İl Başkanı Elif Çuhadar, TKP temsilcileri, DİP temsilcileri, KESK İzmir Kadın Meclisi ve şube yöneticileri ile İmece-Der temsilcileri katıldı. İzmir Müzisyenler Derneği’nin müzik grubu da söyledikleri ezgilerle etkinliğe destek verdi.

Etkinlik boyunca sık sık sloganlar atıldı. Grev alanını dolduran işçiler ve dayanışma için gelen emekçiler hep bir ağızdan “Direne direne kazanacağız”, “Zafer direnen emekçinin olacak”, “Temel Conta işçisi yalnız değildir”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek” ve “Biz çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacağız, ya siz?” sloganlarını haykırdı.

Etkinlikte ilk sözü alan Petrol-İş Aliağa Şube Başkanı Hasan Toptan konuşmasına direnişteki işçilere teşekkür ederek başladı. “Öncelikle 455 günden beri direnen Temel Conta işçilerini yalnız bırakmadınız. İyi ki varsınız. Hepinizin ayağına, yüreğine sağlık,” diyen Toptan, aynı zamanda Tekstil Sendikası’na bağlı Digel işçilerinin de 417 gündür sürdürdüğü direnişi selamladı. Toptan’ın bu sözlerinin ardından grev alanında bulunan katılımcılar hep birlikte “Yaşasın sınıf dayanışması” sloganını attı.

Sloganların ardından konuşmasına devam eden Hasan Toptan şöyle dedi: “Bugün tabii ki sözü kadın direnişçi arkadaşlarımıza vermek isterim. 8 Mart’ta kadınların konuşma günü; biz kadınların her zaman konuşmasını istiyoruz. Sadece şunu söylemek istiyorum: Biz hâlâ masadayız. İstedikleri zaman gelip oturabilirler. İşçilerin hakları için istedikleri zaman masaya oturabiliriz. Mahkemede de tescillendi; grev kırıcılığı yaptıkları ortaya çıktı. Bugüne kadar açılan davaları kazandık. Artık diyoruz ki; gelirsiniz ya da gelmezsiniz. Biz burada direnmeye, eylemimize devam edeceğiz. Ne olursa olsun direnenler bir gün mutlaka kazanacak. Hepinize teşekkür ediyorum. Konuşma yapması için temsilci arkadaşlarımı davet ediyorum.”

Hasan Toptan’ın konuşmasının ardından grev alanındaki kalabalık bu kez “Direne direne kazanacağız” sloganını attı.

Grev sözcüsü Sinem Kaya söz alarak direnişin anlamını ve kararlılıklarını dile getirdi. Kaya, 455 gündür fabrikalarının önünde mücadele ettiklerini hatırlatarak şunları söyledi:

“Bugün de bizi yalnız bırakmadınız. Digel Tekstil’de direnen kardeşlerim aslında yol arkadaşlarımız, mücadele arkadaşlarımız. Burada birbirimizle hiç konuşmadan bile göz göze baksak birbirimizi en iyi onlarla anlıyoruz; mücadelenin ne demek olduğunu. Dün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ydü. Bütün emekçi kadınların, mücadeleci kadınların günü kutlu olsun diyoruz. Biz aslında bir şey istedik; sendikal hakkımızı istedik. Fakat 455 gündür merakla soruyoruz: Temel Conta işçileri, Digel işçileri niye bu haklarını kullanamadılar? Anayasamızda sendika haktır diyor ama bu kapının önüne bakın; 455 gündür haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik bu kapının önünde vücut bulmuş hâlde. Biz Temel Conta işçileri olarak bunun karşısında direniyoruz.”

Kaya konuşmasının devamında dayanışmanın önemine değindi:

“Petrol-İş Aliağa Şubesi her zaman yanımızda oldu. Bütün temsilci kardeşlerimize çok teşekkür ederiz. Her zaman dayanışmasıyla bize burada güç verdi. 455 günlük mücadele tabii ki tek başına olmuyor. Aynı şekilde Digel kardeşlerim de Tekstil Sendikası için aynı mücadeleyi veriyor. Grev kırıcılığı davamızı kazandık ama mücadelemiz bitmedi. Biz diyoruz ki Temel Conta’da ve Digel’de adaletsizlik son bulana kadar, emeğimizin ve alın terimizin karşılığını kazanana kadar mücadelemiz devam edecek.”

Kaya sözlerini şu ifadelerle tamamladı:

“Bizler Temel Conta işçileri olarak ilk günde aynı sloganı attık: Direne direne kazanacağız. Bugün 455. günde yine aynı sloganı atıyoruz: Direne direne kazanacağız. Biz mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz. 455 günlük bu mücadelenin tek bir tacı var, o da zaferdir. Biz bu mücadeleyi zaferle taçlandırana kadar ben ve arkadaşlarım bu kapının önünden ayrılmayacağız. Mücadelemiz de zafere kadar devam edecek.”

Etkinlikte daha sonra söz alan KESK Genel Merkez Kadın Sekreteri Döne Gevher de Türkiye’de sendikal hakların durumuna dikkat çekti. Gevher konuşmasında şunları söyledi:

“Her birimiz aslında Türkiye genelinde sendikal mücadelenin geldiği noktayı, geldiği aşamayı ve sermaye yanlısı politikaları hep birlikte takip ediyoruz, biliyoruz. Uluslararası sendikal raporlara göre Türkiye sendikal haklar konusunda son sıralardan kurtulamayan ülkeler arasında yer alıyor. Sendikal haklar söz konusu olduğunda hem mahkemeler hem Çalışma Bakanlığı hem de iktidarın kendisi çoğu zaman sermayeden yana tutum alıyor. Tüm Türkiye genelinde işçi örgütlenmesine baktığımızda yüzde 14’lerde, 15’lerde kalan bir örgütlenme oranı görüyoruz.”

Gevher konuşmasının devamında direnişlerin önemini vurguladı:

“Tüm bu baskı ve saldırılar karşısında on yıllardır süren mücadelelerde özellikle kadınların öncülük ettiği grevler ve direnişler hepimize büyük bir sınıf dersi veriyor. O nedenle burada direnen, mücadele eden, hakları için bir adım dahi geri atmayan yoldaşlarımızı, arkadaşlarımızı KESK olarak bir kez daha saygıyla ve sevgiyle selamlıyoruz. Yürütülen her türlü haksız politikaya, iş yeri değiştirmeye, isim değiştirmeye ve sendikal örgütlenmemizi engellemeye yönelik girişimlere rağmen biz bu ülkede emekçiler olarak kazanacağız, kadınlar olarak kazanacağız. Güvencesiz çalışmaya karşı güvenceli iş ve güvenli yaşam mücadelesini hep birlikte sürdürmeye devam edeceğiz.” dedi.

Bu sırada grev alanındaki mücadeleden rahatsız olan Temel Conta fabrikası patronunun şikâyeti üzerine jandarma ekipleri de alana geldi. Jandarma ekibi, Petrol-İş Sendikası Şube Başkanı ile kısa bir görüşme yaptı. Grevdeki işçilerin sözcüsü Sinem Kaya dahil beş  işçiyi ifade vermeye çağrıldı.

Konuşmaların ardından etkinlik İzmir Müzisyenler Derneği’nin dinletisiyle devam etti. Söylenen ezgiler grev alanında duygulu anlar yaşattı. Daha sonra bir şair sahneye çıkarak direniş ve adalet temalı şiirlerini okudu. Okunan şiirden dizeler grev alanında sessizlik içinde dinlendi:

“Gazze için ağlayıp
İsrail’in sırtını sıvazlayanların ülkesi.

Erkeklerin her şeye izinli,
kadınların her konuda suçlu sayıldığı
bir ülke.

Sadece kendini sevenlerin,
sadece kendini yaşatanların ülkesi.

Erken yaşta büyütülen çocukların,
yirmilerini göremeyen gençlerin,

eksik bırakılan hayatların,
kırılan, dökülen insanların ülkesi.”

Şiir dinletisinin ardından etkinlik, direnişin süreceğine dair kararlılık mesajları ve dayanışma çağrılarıyla sona erdi. Grev alanındaki işçiler ve dayanışma için gelen emekçiler bir kez daha aynı sloganı hep birlikte haykırdı: “Direne direne kazanacağız.”

İzmir’de 8 Mart Yürüyüşü: Kadınlar Alsancak’ta Yürüdü. Savaşa, Yoksulluğa, Şiddete Karşı Mücadeledeyiz.

İzmir Kadın Platformu’nun çağrısıyla çok sayıda kadın, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kapsamında “Savaşa yoksulluğa şiddete karşı mücadeledeyiz ” pankartı açarak, Alsancak’taki Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde bir araya geldi. Kadınlar buradan cadde sonundaki Penguen Kitabevi’ne kadar sloganlar eşliğinde yürüdü.

Yürüyüş boyunca “Ucuz işçi olmayacağız”, “Yaşasın 8 Mart yaşasın mücadelemiz”, “Kadın cinayetleri politiktir”, “Jin jiyan azadî”, “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa”, “Yaşasın kadın dayanışması”, “Sermayeye değil kadınlara bütçe”, “Kadınları değil katilleri yargıla” sloganları atıldı. Kadınlar ayrıca savaş ve emperyalist politikalara karşı “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın”, “Katil ABD Ortadoğu’dan defol”, “Filistinli kadınlar yalnız değildir” ve “Emperyalistler yenilecek, direnen halklar kazanacak” sloganları da attı.

Penguen Kitabevi önünde yapılan basın açıklamasının ardından etkinlik müzik dinletisiyle devam etti. Harmonia grubunun müzikleri eşliğinde halay çeken kadınlar, etkinliği dayanışma ve mücadele mesajlarıyla sonlandırdı.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“İKP BASIN AÇIKLAMASI; SAVAŞA YOKSULLUĞA ŞİDDETE KARŞI MÜCADELEDEYİZ

8 Mart;  işçi ve emekçi kadınların eşitlik, özgürlük ve insanca yaşam talebiyle yaktığı direniş meşalesinin bugün bizim ellerimizde sömürüye ve şiddete karşı dev bir isyana dönüştüğü mücadele günüdür. Bu sönmeyen ateşi bugün fabrikalardan sokaklara, direniş çadırlarından kampüslere taşıyan biz kadınlar emeğimize, bedenimize, yaşamlarımıza yönelen topyekün saldırılara karşı tek ses tek yüreğiz.

Sermayenin karı için uygulanan ekonomik politikalar sonucu derinleşen yoksulluk, kadınların hayatını çok yönlü bir kuşatma altına almış durumda. Bu yoksulluğu yaratanlar; savaşı körükleyen, silahlanmaya ve güvenlik politikalarına bütçe ayıran, halkın sofrasındaki ekmeği küçültenlerdir. Biz boş tencerelerimizi kaynatmanın derdindeyken onlar kârlarını büyütmenin hesabını yapıyor. Biz gittikçe yoksullaşırken, emeğimiz değersizleştirilirken ve hayat pahalılığı altında ezilirken; bir avuç sermaye sahibi servetine servet katıyor. Çocuklarımıza bir öğün yemeği çok gören, yoksulluğu kadınları şiddete mahkûm eden bir araç haline getiriyor.

Esnek, güvencesiz ve düşük ücretli çalışma “çözüm” diye dayatılıyor; sosyal haklarımız budanıyor, kamusal hizmetler tasfiye ediliyor, bakım yükü omuzlarımıza yıkılıyor. İşyerlerinde şiddet; baskı mobbing, taciz olarak karşımıza çıkarken; bu koşullara mahkum olalım diye işsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik yaygınlaştırılıyor. Kadın emeği hem ev içinde görünmez kılınıyor hem işyerlerinde ucuz işgücü olarak sömürülüyor. İş cinayetleri artıyor. Çocuklarımız MESEM projeleri adı altında işçileştiriliyor, makine başlarında, atölyelerde iş cinayetlerinde can veriyor, tacize uğruyor.

8 Mart’ta bir kez daha söylüyoruz: Krizin, savaşın ve sömürünün bedelini ödemeyeceğiz; eşit, güvenceli ve şiddetsiz bir yaşam için mücadelemizi büyüterek hakkımız olanı alacağız!

Eşit işe eşit ücret, güvenceli çalışma istiyoruz! Ücretsiz ve nitelikli kreşler istiyoruz! Taşeron ve esnek çalışma değil, güvenceli iş, insanca yaşamaya yetecek ücret istiyoruz! Bakım yükünün kamusal sosyal politikalarla paylaşılmasını istiyoruz! Çocuk emeği sömürüsüne son verilmesini, MESEM’lerin kapatılmasını istiyoruz. İşyerlerinde şiddete, mobbinge ve baskıya karşı caydırıcı yaptırımlar istiyoruz! İLO 190 sayılı sözleşmenin etkin uygulanmasını istiyoruz! Kadınların ekonomik bağımsızlığını güvence altına alan sosyal politikalar istiyoruz!

İzmir’de Temel Conta ve Digel Tekstil işçileri başta olmak üzere ülkenin dört bir yanında işçi ve emekçi kadınlar emek kavgasını aynı zamanda onur kavgasına;  işyerinde şiddete, tacize ayrımcılığa karşı direnişe dönüştürüyor, Migros gibi kazanımlar elde ediyor. Bu kavga bizim kavgamız; Sendikal örgütlenmeler önündeki barikatları yıkana, grev hakkımızı güvence altına alana, taleplerimiz karşılanana kadar durmayacağız!

İktidarın 2025’i “Aile Yılı” ilan etmesiyle başlayan süreç, “Aile ve Nüfus 10 Yılı” programıyla kadınları geleneksel rollere hapsetmeyi ve bedenimizi nüfus politikalarının aracı haline getirmeyi hedefliyor. “Doğum teşviki” adı altında yarı zamanlı, esnek ve güvencesiz çalışma daha da yaygınlaştırılırken “iş-aile dengesi” söylemiyle kadınlar düşük ücretli, bakım yükü altında ezilen ikinci sınıf bir işgücüne itiliyor. Kürtaj hakkı fiilen engelleniyor, sezaryene kısıtlamalar gündeme geliyor; “aile” söylemiyle LGBTİ+ hakları hedef alınıyor.

Tüm bu politikalar kadına yönelik şiddeti artırıyor. 2026 yılının ilk iki ayında en az 45 kadın öldürüldü, 43 kadın şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. İzmir’de Ocak ayında Sibel Külah, Gözde Akbaba, Mihriban Yılmaz uzaklaştırma kararları olmasına rağmen,  Dilan Geyik “intihar” süsü verilerek yaşamdan koparıldı. Soruyoruz öz babası tarafından istimara uğrayan kızı Hifa İkra için adalet arayan “Başıma bir şey gelirse intihar demeyin” diyen Fatma Nur Çelik ve kızının ölümünde şüphe nerede? Neden istismar faili Ayhan Şengüler serbest!

Bu tablo ataerkil politikalarla eşitsizliği derinleştiren, şiddeti önlemeyen, failleri koruyan, cezasızlığı politika haline getiren; bakanlıklarından yargısına, diyanetinden medyasına örgütlenen kadın düşmanı iktidarın eseridir!

Rojin Kabaiş’in, Dilan Geyik’in Fatma Nur Çelik ve İkra’nın ölümüne intihar, Bahar Taş’ın ölümüne kalp krizi diyerek üzerini örtmeye çalışanlara sözümüz var; Gerçekleri mücadelemizle ortaya çıkaracağız. Şüpheli ölümler aydınlatılana, failler yargılanana, kadın cinayetleri son bulana kadar susmayacağız. 6284’ü uygulatacağız. Kadına yönelik şiddeti sürekli yeniden üreten bu düzene karşı eşit, özgür insanca bir yaşamı hep birlikte kuracağız.

Yargı paketleri altında kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı kurumsallaştırılmak isteniyor. Torba yasalar 6284 Sayılı Kanun’u fiilen zayıflan, yasadaki İstanbul Sözleşmesi’nin ruhunu hiçe sayan, LGBTİ+’ların kimliklerini kriminalize eden ve sağlık hizmetlerine erişimini engelleyen düzenlemelerle dolduruluyor.

Diyanet hutbelerinde kadınların bedeni, giyimi, miras ve nafaka hakkı hedef alınırken laiklik ilkesi aşındırılıyor. Milli Eğitim müfredatlarında kadın kimliği “annelik ve itaat” ile sınırlandırılıyor, toplumsal cinsiyet eşitliği çıkarılıyor ve aile temelli programlar öne çıkarılıyor. Karma eğitim zayıflatılırken zorunlu eğitimin kısaltılması, açık öğretim ve erken mesleki yönlendirme tartışmaları kız çocuklarını erken yaşta işçiliğe, ev içi emeğe ve çocuk yaşta evliliklere itiyor. Eğitimde dinselleşme artarken bilimsel ve laik eğitim yok ediliyor.

Üniversitelerde kadın öğrenciler kampüslerde tacize uğruyor, yurtlarda ayrımcılığa maruz kalıyor, giriş çıkışları dahi sorgulanıyor. Mücadelesi bastırılmak, topluluklar kapatılmak isteniyor.

Bütün bunlar tesadüf değil. Hepsi tek adam rejiminin hem sermayenin ihyası hem iktidarını tahkim için kurguladığı gerici projenin parçalarıdır. Kadını birey olmaktan çıkarıp “aile unsuru”na indirgemek; bedenimizi ve emeğimizi denetim altına almak; sesimizi kısmak ve kamusal varlığımızı silmek istiyorlar.

Ama biz kadınlar ve LGBTİ+’lar olarak buradayız. Nefrete inat dayanışmamızı güçlendiriyoruz,  kazanılmış medeni haklarımızdan, parasız bilimsel, demokratik ve laik eğitim hakkımızdan, yaşam ve sağlık haklarımızdan vazgeçmiyoruz.”

İzmir’de “Hakan Tosun’a ne oldu?” sorusu yükseldi: “Katilleri kim koruyor, adalet istiyoruz”

İzmir’de kamu emekçileri ve yurttaşlar, gazeteci ve hak savunucusu Hakan Tosun için adalet talebiyle bir araya geldi. KESK’e bağlı Tarım Orkam-Sen’in çağrısıyla Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde düzenlenen etkinlikte, Tosun’un ailesi,  Kesk Kadın Meclisi ‘nden  kadınlar,  dostları  bir araya gelerek hem yaşanan saldırının aydınlatılmasını hem de sorumluların en ağır şekilde cezalandırılmasını istedi.

Etkinlikte katılımcılar “Hakan Tosun caniler tarafından linç edilerek katledildi. Katilleri kim koruyor, adalet istiyoruz” pankartı açtı. Basın açıklamasına Hakan Tosun’un ablası Özlem Tosun’un yanı sıra KESK Kadın Meclisi yöneticileri ve çok sayıda yurttaş katıldı. Açıklama boyunca sık sık “Hak, hukuk, adalet” ve “Hakan için adalet, yaşam için adalet” sloganları atıldı.

“Hayatı boyunca adalet mücadelesi verdi”

Etkinlikte ilk konuşmayı KESK Kadın Meclisi yöneticisi İlkay Özdemir yaptı. Özdemir, Hakan Tosun’un yaşamı boyunca adalet ve hak mücadelesi verdiğini vurgulayarak sözlerine  başladı.

Özdemir şunları söyledi:

“Hayatı boyunca adalet mücadelesi verdi.
Kimin ne zaman ihtiyacı olsa her an oradaydı.

Hiç aklına gelir miydi acaba, bir gün kendisi için insanların bir araya geleceği?
Kameralar tutulacak, mikrofonlar uzatılacak…

Hiç böyle bir ülke hayal etmedi.
Ama sonuna kadar mücadelesini sürdürdü.
Ta ki o caniler tarafından katledildiği ana kadar.

Şu anda savcılığın hazırladığı dosya ise içler acısı.
Biz bunu asla kabul etmeyeceğiz. Ailesi ve dostları olarak nefesimiz yettiği sürece bu mücadeleyi sürdüreceğiz.

Hakan nasıl mücadelede herkesin yanındaysa, şimdi biz de dostları ve ailesi olarak onun arkasındayız.
Sadece Hakan için değil, bu ülkede adalet isteyen herkesle birlikteyiz.

Artık kocaman bir aileyiz.
Kocaman sesler çıkarabiliyoruz.
Biz yalnız değiliz ve sonunda o adalete kavuşacağız.

Adalet için mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz.
Kimse sanmasın ki üç gün, beş gün sokaklarda bağırır çağırır, sonra unutulur gideriz.
Biz yılmadık, bundan sonra da yılmayacağız.

Hep beraberiz.
Çünkü adalet hepimize lazım.”

Konuşmanın ardından alanda bulunan yurttaşlar “Hak, hukuk, adalet” sloganları attı.

Özlem Tosun: “Bu ülkede yaşam hakkımızın nasıl elimizden alındığını konuşuyoruz”

Etkinlikte söz alan Hakan Tosun’un ablası Özlem Tosun da kardeşinin yaşamını yitirmesine ilişkin yürütülen soruşturmaya tepki gösterdi. Tosun, yaşananların yalnızca bir bireysel kayıp olmadığını, aynı zamanda yaşam hakkının nasıl ihlal edildiğini gösteren bir tablo olduğunu ifade etti.

Özlem Tosun konuşmasında şu ifadeleri kullandı:

“Değerli basın emekçileri, değerli dostlar,

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bugün burada yalnızca dostumuz Hakan’ın anısı için değil; bu ülkede yaşam hakkının nasıl elimizden alındığını ve cezasızlık politikalarının nasıl işlediğini konuşmak için buradayız.

‘Hakan Tosun’a ne oldu?’ sorusunu günlerce sorduk.

Ailesi ve dostları olarak yaklaşık 30 saat boyunca kendisine ulaşamadık. Daha sonra bir hastanenin koridorunda, bilinci kapalı halde yattığını öğrendik.

O andan itibaren tek bir soruya odaklandık:
Hakan Tosun’a ne oldu?

Yüzlerce tanık ve kamera kaydı olmasına rağmen savcılığın hazırladığı raporda olay yalnızca ‘ağır yaralama’ olarak nitelendirildi.

Bu durum cezasızlık politikalarının bir sonucudur.
Katilleri koruyan, olayı küçülten ve yaşam hakkının gaspını basit bir olaya indirgeyen bir yaklaşım söz konusudur.

Biz açıkça söylüyoruz:
Hakan Tosun’a ne oldu?

Bu sorunun cevabını bulana kadar ailesi ve dostları olarak düzenli basın açıklamaları yapmaya ve kamuoyuna gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz.

Cezasızlık politikalarına karşı mücadele edeceğiz.
Yaşam hakkımızın elimizden alınmasına izin vermeyeceğiz.”

Basın açıklaması: “Bu yalnızca bir ceza dosyası değil”

Etkinlikte daha sonra Tarım Orkam-Sen adına Sibel Çelik tarafından hazırlanan basın açıklaması okundu. Açıklamada soruşturma sürecindeki eksikliklere dikkat çekilerek olayın “yaralama” olarak nitelendirilmesine tepki gösterildi.

Basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

“Basına ve kamuoyuna,

10 Ekim 2025 tarihinde, arkadaşımız ve dostumuz Hakan Tosun’a ulaşamayan ailesiyle birlikte ‘Hakan Tosun nerede?’ sorusunu sormaya başladık. Yaklaşık 30 saat sonra Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi’nde olduğunu öğrendik. Bilincinin kapalı olduğunu öğrendiğimizde ise tek bir soruya odaklandık: ‘Hakan Tosun’a ne oldu?’

O andan itibaren kamuoyuna çağrıda bulunarak, Hakan’a ne olduğunun açıklığa kavuşturulması gerektiğini, kamera görüntülerinin eksiksiz şekilde toplanmasının ve tanık beyanlarının titizlikle alınmasının hayati önem taşıdığını ifade ettik.

Avukatlarımız vasıtasıyla dosyaya en kısa sürede ulaştık ve olayın nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalıştık. Ancak soruşturmanın henüz başında basın aracılığıyla yalnızca bir kişinin Hakan’a yumruk attığı ve Hakan’ın yere düştüğü anlara ilişkin görüntüler servis edildi. Hakan’ın yalnızca bu yumruk nedeniyle hayatını kaybettiğine inanmamız beklendi.

Israrlı sorularımız ve avukatlarımızın incelemeleri sonucunda, olayın tutanaklarda aktarıldığı biçimde gerçekleşmediğini gördük. Dosyadaki eksikliklerin giderilmesi defalarca talep edilmesine rağmen bu talepler karşılık bulmadı.

Mevcut görüntüleri ayrıntılı biçimde inceledik, raporladık ve olay örgüsünün farklı olduğunu somut verilerle ortaya koyduk. Buna rağmen gözümüzle gördüğümüz ve delillerle ortaya koyduğumuz tablo yerine gerçeğe aykırı bir olay kurgusu yapılmış ve bu doğrultuda savcılık fezlekesi hazırlanmıştır.

Hakan Tosun, maruz kaldığı ağır ve sistematik şiddet sonucu hayatını kaybetmiştir. Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanarak Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilen fezlekede iki tutuklu şüphelinin ‘neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama’ suçundan cezalandırılması talep edilmiş; ayrıca şüpheliler lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanabileceği belirtilmiştir.

Bu hukuki nitelendirmenin dosya kapsamındaki delillerle uyumlu olmadığı açıktır. Eğer mahkeme bu doğrultuda karar verirse katiller yalnızca 2,5 yıl ceza çekip salınacaktır. Oysa kasten öldürmenin cezası müebbet hapistir.

Adli Tıp raporuna göre ölüm; künt kafa travmasına bağlı kafatası ve yüz kemik kırıkları, kafa içi kanama, beyin kanaması ve beyin doku harabiyeti sonucu meydana gelmiştir. Kamera kayıtlarında mağdurun baş bölgesine yönelik birden fazla ve yoğun tekme ve yumruk atıldığı görülmektedir.

Hakan ilk darbelerden sonra olay yerinden uzaklaşmaya çalışmış ancak sanıklar bir süre sonra tekrar gelerek darp etmeye devam etmiştir. Bu durum öldürme kastının açık göstergesidir.

Bu dosya yalnızca bir ceza dosyası değildir; yaşam hakkının korunması bakımından da temel öneme sahiptir.

Soruyoruz:
Katilleri kimler koruyor?

Hakan Tosun’un Dostları.”

“Hakan neden öldürüldü?”

Etkinliğin son konuşması ise KESK Kadın Meclisi adına yapıldı. Konuşmada, Türkiye’de uzun süredir cevapsız kalan birçok dosya hatırlatılarak Hakan Tosun’un ölümüyle ilgili soruların da yanıt beklediği vurgulandı.

Konuşmada şu ifadeler yer aldı:

“Bugün burada birçok soru soruyoruz.

Cumartesi Anneleri 1049 haftadır gözaltında kaybedilen yakınlarını soruyor.
Gülistan Doku nerede diye soruluyor.
Rojin Kabaiş’in katili kim diye soruluyor.

Bugün de aynı soruyu soruyoruz:

Hakan Tosun neden öldürüldü?

Bu yalnızca iki kişinin öfkesi sonucu yaşanan bir olay mıydı?
Yoksa Hakan’ın ekoloji mücadelesi, basın özgürlüğü ve hak mücadelesi nedeniyle mi hedef alındı?

Bu soruların cevabı etkili bir soruşturma yürütülmediği için hâlâ havada duruyor.

Hakan Tosun; ranta ve talana karşı çevre mücadelesi yürüten, basın özgürlüğünü savunan bir gazeteciydi.

Onun gerçek katilleri ortaya çıkana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.

Aynı zamanda kadınları yoksulluğa, şiddete ve güvencesizliğe mahkûm eden düzene karşı da mücadele edeceğiz.

Bu nedenle tüm kadınları 8 Mart’ta alanlara çağırıyoruz.

Hakan için adalet sağlanana kadar,
yaşam hakkımız için mücadele etmeye devam edeceğiz.”

Basın açıklaması sloganlarla sona ererken, katılımcılar Hakan Tosun için adalet sağlanana kadar mücadelelerini sürdüreceklerini vurguladı.

Ege Serbest Bölgesi’nde 8 Mart Etkinliği: Direnişteki İşçilerden Mücadele Çağrısı

İzmir’de Ege Serbest Bölgesi’nde direnişlerini sürdüren DIGEL Tekstil ve Temel Conta işçileri, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla etkinlik düzenledi. “8 Mart’ta susmuyoruz, boyun eğmiyoruz, itaat etmiyoruz. Grev ve direniş alanlarına çağırıyoruz” sloganıyla gerçekleştirilen etkinlik, DIGEL Tekstil işçilerinin direniş çadırının bulunduğu alanda yapıldı.

Etkinliğe Teksif Sendikası Genel Başkan Danışmanı Makum Alagöz, Petrol-İş Sendikası Aliağa Şube Başkanı Hasan Toptan, Teksif Sendikası Şube Başkanı Faruk Aksoy, Emek Partisi İzmir İl Başkanı Elif Çuhadar, Sol Parti, Türkiye Komünist Hareketi,  TKP, Sosyalist Kadın Hareketi,  TJA  (Tevgera Jinên Azad – Özgür Kadın Hareketi) ve İmece-Der, Dkder üyeleri katıldı.

Etkinliğin açılış konuşmasını direnişteki DIGEL Tekstil işçisi Rümeysa Kişi yaptı. Kişi, “Bizler DIGEL Tekstil işçileri olarak 414 gündür emeğimiz ve ekmeğimiz için mücadele ediyoruz” dedi. Sendikaya üye oldukları için işten çıkarıldıklarını belirten Kişi, “DIGEL Tekstil işçilerinin yüzde 85’i kadın. Fabrika içinde kadın işçilere taciz ve mobbing gibi baskılar uygulanıyordu” ifadelerini kullandı.

 Digel Tekstil direnişçileri ve Temel Conta grevindeki kadın işçilerin 400 günü aşan mücadelelerinde taciz, mobbing, baskı, sömürü ve sendikasızlaştırma girişimlerine boyun eğmedikleri vurgulandı. Açıklamada, 8 Mart’ın kendileri için bir kutlama değil, mücadele günü olduğu belirtilerek şu talepler sıralandı:

  • Eşit işe eşit ücret

  • Sendikal hakların tanınması

  • İnsanca çalışma koşulları

  • Güvenceli bir gelecek

Tekstil sektöründe çalışanların büyük bölümünün kadın olduğuna dikkat çeken Rümeysa Kişi, “Başta tekstil sektörü olmak üzere kadınlar çalışma hayatında ciddi baskılara maruz kalıyor. Bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğiz. Kadın hakları üzerinde söz sahibi olduklarını düşünenlere ‘dur’ diyecek olan bizleriz” dedi.

Konuşmaların ardından Grup Yeldeğirmeni müzik dinletisi gerçekleştirdi. Halaylarla devam eden etkinlik, vardiyası biten işçilerin bulunduğu servis araçlarına el sallanmasıyla sona erdi.

Öte yandan DIGEL Tekstil işçileri, sendikal yetki davasında yeni bir gelişme yaşandığını duyurdu. İşçilerin verdiği bilgiye göre, istinaf mahkemesinde görülen yetki davası bir kez daha Teksif Sendikası lehine sonuçlandı ve mahkeme sendikanın yetkili olduğuna hükmetti.

Direnişteki işçiler, tazminatsız işten çıkarılan çalışanların açtığı davaların da kazanıldığını belirterek, 411 gündür süren direnişte 5 işçi için mahkemenin işe iade ve 16 maaş tutarında sendikal tazminat kararı verdiğini açıkladı. Açıklamada ayrıca 17 Ocak 2025’ten bu yana DIGEL Tekstil işvereninin açılan davalardan hiçbirini kazanamadığı ifade edildi.

Direnişçi işçiler yaptıkları açıklamada, hukuksuzlukların mahkemeler, bakanlık ve TBMM nezdinde ortaya konduğunu belirterek mücadeleyi sürdüreceklerini vurguladı. İşçiler, “Hukuksuz şekilde işten atılan arkadaşlarımız işlerine dönene, toplu sözleşme imzalanana ve insanca çalışma koşulları sağlanana kadar mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz” dedi.

Açıklama, “Yaşasın örgütlü mücadelemiz”,  “Yaşasın sınıf dayanışması”,  Yaşasın kadın dayanışması” sloganıyla son buldu.

Karşıyaka’da 8 Mart Yürüyüşü: “Barış, Laiklik ve Özgürlük Mücadelesini Büyütüyoruz”

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kapsamında KESK Kadın Meclisi tarafından İzmir’in Karşıyaka ilçesinde yürüyüş ve basın açıklaması düzenlendi.

KESK Kadın Meclisi üyeleri, “Yoksulluğa, şiddete, güvencesizliğe karşı barış, laiklik ve özgürlük mücadelesini büyütüyoruz” pankartı arkasında Karşıyaka İZBAN İstasyonu önünde bir araya geldi. Emek ve demokrasi güçleri de etkinliğe destek vererek dayanışma gösterdi. Grup, buradan İskele karşısındaki çarşı girişine kadar yürüdü. Yürüyüşün ardından basın açıklaması yapıldı.

Açıklamada, 8 Mart’ın kadın emeğinin sömürülmesine, görünmez kılınmasına ve her tür baskı ile şiddete karşı direnişi simgeleyen bir mücadele günü olduğu vurgulandı. Basın metni, KESK Kadın Meclisi adına İlkay Özdemir ve Maile Evin Arıç tarafından okundu.

Yürüyüş boyunca kadınlar, “Korkmuyoruz, susmuyoruz, itaat etmiyoruz”, “Kadınlar birlikte güçlü”, “Eşit işe eşit ücret”, “Kadın, yaşam, özgürlük”, “Jin jiyan azadî”, “Savaşa hayır barış hemen şimdi”, “AKP elini kadınlardan çek” ve “Karanlığa teslim olmayacağız”, “KHK’ler gidecek biz kalacağız” sloganlarını attı.

Etkinlik, basın açıklamasının ardından olaysız şekilde sona erdi.

Basın açıklamasının tam metni şöyle:

“YOKSULLUĞA, ŞIDDETE, GÜVENCESIZLIĞE KARŞI

BARIŞ, LAIKLIK VE ÖZGÜRLÜK MÜCADELESINI BÜYÜTÜYORUZ!

Sevgili Kadınlar, Değerli Basın Emekçileri,

8 Mart, emeğimizin sömürülmesine, görünmez kılınmasına, her türden baskı ve şiddete karşı direnişi simgeleyen bir mücadele günüdür. 169 yıl önce New York’ta tekstil işçisi kadınlar, ağır koşullara ve düşük ücrete karşı örgütlü ilk kadın grevini gerçekleştirdi. Bu greve polis saldırdı, işçiler fabrikaya kilitlendi ve çıkan yangında 129 kadın hayatını kaybetti.

01 Mart günü bir kadın öğretmen, şiddetin hedefi oldu ve yaşamdan koparıldı. Bu bir tesadüf değil. Bu cinayetin sorumluluğu yalnızca failde değil; 23 yıllık AKP iktidarının cezasızlık politikalarında, sağlık ve eğitim başta olmak üzere kamusal hizmetlerini  ve o hizmetleri görenleri itibarsızlaştıran eylem ve söylemleri ile , içi boşaltılan eğitim sistemi ile yol açtığı toplumsal çürümede aranmalıdır.

Rakel Dink yıllar önce şöyle demişti: “Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey değişmez.” Bugün okullarda yaşanan bu vahşet, işte o karanlığın büyüdüğünü göstermektedir. Şiddetin dili sıradanlaştığı, öfke ve nefretin beslendiği bir ortamda, eğitim emekçilerinin can güvenliği kaderine terk edilmiştir. Bir öğretmenin okulda öldürüldüğü bir ülkede artık hiçbir şey normal değildir.

Yaşanan olayın tüm yönleriyle aydınlatılması ve sorumluların hesap vermesi için sürecin takipçisi olacağız.

KESKli kadınlar olarak; emek, eşitlik ve özgürlük mücadelesi uğruna hayatını kaybeden kadınların mücadelelerini selamlıyoruz. Ayrımcılığa, şiddete, eşitsizliğe, sömürüye, otoriterliğe ve savaşlara karşı sesimizi yükseltiyoruz. Temel Conta’dan Digel Tekstil’e, Şık Makas’tan Migros Depo’ya direnen; Gazze’den Rojava’ya, Ukrayna’dan İran’a, Afganistan’a savaş koşullarında var olmaya çalışan tüm kadınları selamlıyoruz.

Emeğimiz Gasp Edilemez!

Neo-liberal politikalar en çok kadınları etkiliyor. Kadınlar ucuz işgücü olarak emek pazarına dahil edilmeye çalışılırken özelleştirmeler iş güvencemizi ortadan kaldırıyor; ücretlerimiz düşüyor, mobbing, şiddet ve taciz artıyor. Kreşler ve kamusal bakım hizmetleri tasfiye ediliyor. Bakım yükü ‘annelik’, ‘vicdan’, ‘fedakârlık’ söylemleriyle kadınların sırtına yıkılıyor. Bakımın toplumsal bir sorumluluk olduğunun altını çiziyor; cinsiyetçi iş bölümünün kurumsallaştırılmasına itiraz ediyoruz.

Türkiye’de kadın işsizliği yüzde 45’lere ulaştı. MESEM projelerinde 77.715 kız çocuğu, çocuk işçi olarak hem ucuz işgücü hem de her türlü tacize açık biçimde sermayenin emrine veriliyor. İSİG verilerine göre iş cinayetlerinde 13 kız çocuğu yaşamını yitirdi. Dilovası’nda Ravive Kozmetik yangınında hiçbir önlem alınmadığı için adeta göz göre göre katledilen, üçü çocuk yedi işçiyi unutmadık, unutturmayacağız!

Çözüm yarı zamanlı çalışma değil; iş yerlerine sayı kısıtlaması olmaksızın ücretsiz kreş açılmasıdır. Bize yoksulluk ve yoksunluk dayatan bu sisteme; kayıt dışı çalıştırılmaya, güvencesiz bırakılmaya, cam tavanlara ve kırık merdivenlere itiraz ediyoruz.

Şiddete ve Siyasi İslam Dayatmasına Karşı Laikliği Savunuyoruz!

Günde en az 3 kadın katlediliyor. 2026’nın ilk ayında 22 kadın öldürüldü; 14 kadının ölümü ise kayıtlara ‘şüpheli’ olarak geçti. İstanbul Sözleşmesi’nden hukuksuzca çıkılması ve 6284 Sayılı Kanun’un etkisiz hale getirilmesiyle birlikte iktidar ve gerici-milliyetçi ittifak, tüm kurumları ve medyasıyla kadın ve LGBTİ+ düşmanlığını yaygınlaştırıyor.

01 Mart günü bir kadın öğretmen şiddetin hedefi oldu ve yaşamdan koparıldı. Bu bir tesadüf değil. Toplumun derinleşen çürümesinin sonucudur. Rakel dink yıllar önce şöyle demişti, bir bebekten katil yaratan, karanlığı sorgulamadan hiçbir şey değişmez. Bugün okullarda yaşanan bu vahşet tam da o karanlığın büyüdüğünü gösteriyor. Şiddetin dili sıradanlaştığı, kıldığı öfke ve nefret beslenip büyütüldü. Eğitim emekçilerinin can güvenliği ise kaderine terk edildi. Bir öğretmenin okulda öldürüldüğü bir ülkede artık hiçbir şey normal değildir.

Yaşanan olayın tüm yönleriyle aydınlatılması ve sorumluların hesap vermesi için sürecin takipçisi olacağız.

Laiklik, kadınların yaşam ve eşitlik güvencesidir. Devletin ve hukukun dinselleştirilmesi, kadınları hem kamusal alandan hem de emek süreçlerinden dışlamayı hedefler. Laikliği savunmak, aynı zamanda kadınların ekonomik ve toplumsal özgürlüğünü savunmaktır. Laiklik olmadan eşitlik, eşitlik olmadan özgürlük olmaz.

Savaşa Karşı Barış, Yaşasın Kadın Dayanışması!

Dünyada ve bölgemizde devam eden savaşlar toplumsal krizleri derinleştiriyor. Afganistan’ın kız çocuklara eğitimi yasaklayan ceza yasası, Suriye’deki kadın haklarına yönelik kısıtlamalar, Rojava’da kadın bedenine ve kazanımlarına dönük çete saldırıları kadın soykırımının bir parçası olarak devam ediyor.

Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren ABD ve İsrail, İran’a yönelik saldırılarla İran halkına katliam ve yıkım getiriyor. İsrail, İran’a saldırırken halkı —özellikle kadınları— molla rejimine karşı ayaklanmaya çağırıyor; savaşını ‘kadınları özgürleştirme’ söylemiyle meşrulaştırmaya çalışıyor. Netanyahu bir yandan İranlı kadınların üzerine bomba yağdırırken, diğer yandan Gazze’de on binlerce kadını öldürüyor, İsrail hapishanelerinde binlerce Filistinli kadına işkence ediyor; işgal, imha ve soykırımını “barış” adı altında aklamaya çalışıyor. Bu senaryoyu Amerika’nın Irak ve Afganistan işgallerinden çok iyi tanıyoruz. Bu yüzden bugün, önce kadınlar bu söyleme karşı çıkıyor: ‘Bizim özgürlüğümüz sizin ellerinizle gelmeyecek.’

Tüm bu saldırılara rağmen; Afganistan’da kadınlar evlerde gönüllü eğitim grupları oluşturuyor, İran’da kadınlar ekonomik ve sosyal adaletsizliğe karşı eylemlerde en önde yer alıyor, Rojava’da kadınlar özgürlük mücadelesinde ısrarını sürdürüyor. Dünyanın tüm kadınlarıyla birlikte özgürlük için mücadele etmekte kararlıyız.

Ülkemizde de tekçi, faşizan ittifak; gerginlik, kutuplaşma ve çatışma politikalarıyla varlığını sürdürüyor. Anayasa’yı ve temel hakları askıya alan iktidar, en küçük hak arama taleplerimizi bile baskı, gözaltı ve tutuklamalarla engellemeye çalışıyor. Cezaevlerinde hasta tutsakların ölüme terk edilmesi, görüş ve telefon yasaklarıyla süren tecrit politikasına karşı tüm kadınları barış mücadelesini yükseltmeye çağırıyoruz.

Barış ve Demokrasi İçin: KHK’ler İptal Edilsin, İhraç Edilen Emekçiler Görevlerine İade Edilsin!

OHAL KHK’leriyle hukuksuzca ihraç edilen emekçilerin görevlerine iadesi, toplumsal barışın önünü açmak için zorunlu bir adımdır. Sendikal faaliyet yürüttüğü, kadın mücadelesine destek verdiği, düşünce ve ifade özgürlüğünü kullandığı için ihraç edilen emekçiler görevlerine iade edilmelidir. Bu iade, sadece göreve dönüş değil; toplumun ve kamu vicdanının da onarımı anlamına gelecektir.

Hukuki olarak suç teşkil etmeyen siyasi gerekçelerle ihraç edilmiş tüm arkadaşlarımız, tüm hakları ile birlikte görevlerine iade edilmelidir. Son arkadaşımız iade edilene kadar bıkmadan, usanmadan, her seferinde daha yüksek sesle haykıracağız.

Alanlardayız!

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Yasa’nın etkin uygulanması, kadına yönelik şiddetin önlenmesi için ALANLARDAYIZ!

Güvenceli iş, insanca yaşamaya yetecek ücret için ALANLARDAYIZ!

Kadın yoksulluğunu derinleştiren politikalara son verilmesi, kadın istihdamını artıracak sosyal politikalar için ALANLARDAYIZ!

Esnek çalışmaya, cinsiyetçi iş bölümüne, ücret eşitsizliğine karşı ALANLARDAYIZ!

ILO’nun 190 Sayılı Sözleşmesi’nin onaylanması için ALANLARDAYIZ!

Yetki ve karar mekanizmalarında eşit temsiliyet için ALANLARDAYIZ!

Çocuk, hasta, yaşlı, engelli bakımının kamusal hizmet olarak sunulması için ALANLARDAYIZ!

Tam zamanlı, ücretsiz, nitelikli kamu kreşlerinin açılması için ALANLARDAYIZ!

8 Mart’ın kadınlar için ücretli izin günü sayılması için ALANLARDAYIZ!

Kadın Bakanlığı kurulması ve toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları için ALANLARDAYIZ!

Savaş ve işgal politikalarına karşı, barış içinde bir arada yaşamak için ALANLARDAYIZ!

Demokratik ve laik bir ülke için ALANLARDAYIZ!

Emeğimiz, bedenimiz ve kimliğimiz bizimdir demek için ALANLARDAYIZ!

Eylem ve Etkinliklerimiz

KESK’li8 Mart saat 14.00 Karşıyaka İskeleden Vapur ile Alsancak İskeleye gidiyoruz ve orada bizi bekleyen arkadaşlarımız ile birlikte yürüyüp ÖSYM önüne Saat 15.00 da başlayacak olan İZMİR KADIN PLATFORMU eyleminde dahil oluyoruz

Ve Yine 8 Mart günü saat 18.30 da Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde buluşup saat 19.00 da Penguen önünden başlayacak olan Feminist Gece yürüyüşüne katılacağız.

Tüm kadınları, 8 Mart’ta alanlarda ,gökkuşağı gibi tüm renklerimizle bir arada, haklarımıza ve yaşamlarımıza sahip çıkmaya davet ediyoruz.

Evde, işte, tarlada emeği ve hakları için mücadele eden tüm kadınların 8 Mart Kadınların Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Gününü kutluyoruz.

YAŞASIN ÖRGÜTLÜ KADIN MÜCADELEMİZ, YAŞASIN KESK!

JIN JİYAN AZADÎ!”

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri:Haydut ABD Emperyalizmi ve Siyonist İsrail Saldırganlığına Hayır!

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamada, “Haydut ABD emperyalizmi ve siyonist İsrail saldırganlığına hayır! Halklara özgürlük” pankartı açılırken, “Direnen halklar kazanacak”, “Emperyalist saldırganlığa hayır” ve “İran halklarının yanındayız” dövizleri taşındı.

Grup, sık sık “Katil ABD Ortadoğu’dan defol”, “Katil ABD işbirlikçi AKP” ve “Emperyalistler yenilecek, direnen halklar kazanacak” sloganları attı. Basın metnini KESK Dönem Sözcüsü Hamdi Çalık okudu.

Açıklamada, ABD ve İsrail’in Ortadoğu’da yeni bir bölgesel savaşı tetiklediği öne sürülerek şu ifadelere yer verildi:

“ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi bir kez daha Ortadoğu’yu yeni bir bölgesel savaşın içine sürüklemektedir. ‘Kitle imha silahları’, ‘insani müdahale’, ‘demokrasi getirme’ yalanlarıyla Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’yi kana bulayan ABD emperyalizminin hedefinde şimdi de İran’da yaşayan halklar var. Afganistan’da Taliban’ı, Suriye’de şeriatçı HTŞ teröristlerini iktidara taşıyan ABD’nin İran’da molla yönetimine karşı demokrasi ve özgürlük vaatleri ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.”

 İran’daki yönetimin halklara, kadınlara ve emekçilere yönelik baskıcı uygulamalarına da dikkat çekildi. İran’daki molla rejiminin demokratik hak ve özgürlükleri sistematik biçimde bastırdığı, kadınların yaşam hakkı ve toplumsal eşitliğe yönelik ağır ihlallerde bulunduğu, örgütlenme ve ifade özgürlüğünü sınırladığı belirtildi.

Açıklamada, Jina Mahsa Amini’nin katledilmesinin ardından yükselen toplumsal itiraz dalgasının, İran halkının özgürlük, eşitlik ve onurlu yaşam talebinin açık göstergesi olduğu ifade edildi.

Emperyalist güçlerin mazlum halkları özgürleştirmediği savunulan metinde, bu güçlerin ülkelerin zenginliklerini talan ettiği, yoksullaştırdığı ve kendilerine bağlı yönetimler oluşturduğu ileri sürüldü. “Emperyalistlerin dostları ve işbirlikçileri, emekçilerin, ezilenlerin ve yoksul halkların düşmanıdır” denildi.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri taleplerini ise şu başlıklar altında sıraladı:

  • Emperyalist güçlerle her türlü bağımlılık ilişkisine son verilmesi,

  • Türkiye ve bölge için tehdit oluşturduğu belirtilen ABD askeri üslerinin kapatılması,

  • İsrail ile ticari ilişkilerin sonlandırılması.

Açıklamada, ABD ve İsrail yönetiminin saldırılarının İran’da zaten ağır olan siyasal ve toplumsal krizi derinleştirdiği, sivillerin yaşamını ve güvenliğini tehdit ettiği ifade edildi. Savaşın genişlemesinin askeri bir çatışmanın ötesinde insani bir felaket, kitlesel yerinden edilme ve toplumsal travma riskini beraberinde getirdiği belirtildi.

Saldırıların bedelini en çok çocuklar ve kadınların ödediği vurgulanarak, bir okulun bombalanması sonucu en az yüz çocuğun yaşamını yitirdiği ve yüzlerce çocuğun yaralandığı iddia edildi. Okulların ve sivillerin hedef alınmasının yaşam hakkına ve toplumların geleceğine yönelik açık bir saldırı olduğu ifade edildi.

“Halklar, emperyal hesaplar ile teokratik baskı rejimleri arasında sıkıştırılamaz” denilen açıklamada, savaşın büyümesinin sağlık ve eğitim altyapısını tahrip ettiği, göç ve yerinden edilme riskini artırdığı kaydedildi. Yeni bir bölgesel çatışma dalgasının milyonlarca insan için derin bir insani kriz anlamına geleceği savunuldu.

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri, militarizme ve sivilleri hedef alan saldırganlığa karşı olduklarını belirterek, kalıcı çözümün halkların kendi kaderini özgürce belirleyebilmesinde, laiklik ve kadınların özgürlük mücadelesinin güvence altına alınmasında olduğunu ifade etti.

Açıklama, “Savaşa karşı barışı, baskıya karşı özgürlüğü, yıkıma karşı halkların dayanışmasını savunmaya devam edeceğiz” sözleriyle sona erdi.

Karşıyaka’da Laik ve Bilimsel Eğitim Talebiyle Yürüyüş ve Basın Açıklaması

 

İzmir’in Karşıyaka ilçesinde Karşıyaka Emek ve Demokrasi Platformu,  İZBAN istasyonu önünde toplanarak “Okullarda dini ve ayrıştırıcı uygulamalara son verilmelidir — Laik, bilimsel eşit anadilinde eğitim istiyoruz” pankartı açtı. Grup, Kemalpaşa Caddesi boyunca yürüyerek çarşı girişinde basın açıklaması yaptı.

Yurttaşlar eylem boyunca “Çocuk işçiliğine hayır”, “Laik bilimsel eğitim istiyoruz”, “Cemaat ve tarikatlar kapatılsın”, “Çedes ve Mesem iptal edilsin”, “Kamusal ve nitelikli eğitim istiyoruz”, “Eğitimin dinselleştirilmesine hayır” dövizleri taşıdı. Katılımcılar ayrıca “Karanlığa teslim olmayacağız”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Bilimsel laik demokratik eğitim”, “Bilimsel laik anadilde eğitim” sloganları attı.

Basın açıklamasını platform adına Zeliha Danyeli okudu. Eğitim Sen 2 No’lu Şube Başkanı olan Danyeli, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 12 Şubat 2026 tarihinde yayımlanarak 81 il valiliğine gönderildiği belirtilen “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” konulu talimata ilişkin platformun görüşlerini paylaştı.

Açıklamanın tam metni

“BASINA VE KAMUOYUNA;

Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından 12 Şubat 2026 tarihinde yayımlanan ve 81 il valiliğine gönderilen “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Kapsamında Ramazan Ayı Etkinlikleri” konulu talimat, anayasanın laiklik ilkesine ve eğitimin bilimsel niteliğine aykırıdır. Okul öncesinden ortaöğretime kadar tüm kademeleri kapsayan bu düzenleme, okulları “tek din, tek mezhep” ritüellerinin uygulama alanı haline getirmeyi amaçlamaktadır.

MEB tarafından okullara gönderilen talimata göre söz konusu etkinliklerin dayandırıldığı 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ve ilgili Sosyal Etkinlikler Yönetmeliği, müfredatta yer almayan bu tür dinî içerikli faaliyetlere izin vermemektedir. Yönetmelik eki çizelgelerde bu tür bir etkinlik türü bulunmamaktadır.

Okullar, farklı inanç gruplarından ve inancı olmayan öğrencilerin bir arada eğitim aldığı kamusal alanlardır. Eğitim kurumlarında tek bir dinin ibadetlerini merkeze alan etkinlikler planlamak, devletin inançlar karşısındaki tarafsızlığını ortadan kaldırmakta, dolayısıyla bu durum laiklik ilkesine temelden aykırılık teşkil etmektedir.

Bakanlık talimatıyla öğretmen ve öğrencilerin katılımı şeklinde planlanan etkinliklerin okul dışında ve mesai saatleri dışında (iftar ve sahur programları vs.) gerçekleştirilmesi öngörülmektedir. Öğretmenlerin çalışma saatleri ve görev tanımları yasalarla belirlenmiştir; hiç kimse rızası dışında bu tür faaliyetlerde görev almaya zorlanamaz. MEB’in talimatı bu açıdan da sorunludur. “Gönüllülük” adı altında yürütülen bu süreçte, etkinliğe katılmayan öğrencilerin ve öğretmenlerin fişlenmesi, öğrencilerin akran zorbalığına maruz kalması ve toplumsal dışlanma yaşamaları kaçınılmazdır.

“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adı altında eğitim kurumlarının ibadethaneye dönüştürülmesine yönelik itirazlarımız devam etmektedir.

Eğitim, herkes için eşit ve bilimsel olmak zorundadır. Çocuklarımızın ve gençlerimizin geleceği; inanç temelli dayatmalarla değil, laiklik ilkesine dayanan, aklın ve bilimin rehberliğinde şekillenmelidir. Kamusal eğitim, hiçbir ayrım gözetmeden tüm toplumun ortak hakkıdır. Millî Eğitim Bakanlığı’nı, Anayasa’ya ve Milli Eğitim Temel Kanunu’na açıkça aykırı olan bu tür “fiili durum yaratma” yönteminden derhal vazgeçmeye; laik, bilimsel ve kamusal eğitime aykırı her türlü uygulamaya son vermeye davet ediyoruz.

KARŞIYAKA EMEK VE DEMOKRASİ PLATFORMU”